27.02.2018

O AN: The Florida Project

Filmin Belkemiği: Final

Bu yıl ödül sezonunda adının en çok zikredildiği filmlerden biri olan Sean Baker imzalı The Florida Project, tıpkı yönetmenin daha önceki filmi gibi toplum tarafından ötelenen, görmezden gelinen kesime kamerasını çeviriyor. Üstelik bu kez kamerasının boyunu ise hayli aşağılara çekiyor: Büyüklerden ziyade çocukların yaşantısına odaklanmayı tercih ediyor Baker.

Amerika’nın Florida eyaletinde Disneyland’ın hemen dibinde adeta toplu konutu andıran ucuz motellerde yaşayan çocukların, her şeye inat hayatı doya doya yaşamalarına ortak oluyoruz filmde. Baker ne anlatılacak belli başlı bir mesele ne de perdeye taşıdığı karakterlerin hayatlarının öncesi ya da sonrası ile ilgileniyor. Sadece yaşanılan anı kamerasına alan Baker’in tercihi, oradan oraya savrulan bir rota izlemek. Bu savrulup duran maceranın finali ise öylesine vurucu ki adeta tüm filmi toparlayan sahne oluyor.

 

Sevimli Bir Çete

Tüm film boyunca tek göz odada yaşamalarına, dondurma alacak bile paralarının olmamasına, Disneyland’ a gelen paralı turistlerle sürekli karşılaşmalarına, dağılmış ailelere mensup olmalarına rağmen hiçbir şeyi dert edinmeden hayatın tadını çıkaran karakterler Moonee, Scooty, Dicky ve Jancey. Özellikle filmin başkarakteri olan Moonee sayesinde gün boyu çevrede keşif yapan, bir şekilde bedava sahip oldukları dondurmayı birlikte yalayan, arada bazen küçük çapta bezen de boylarından büyük illegal eylemler yapan sevimli bir çete aslında bu grup. Yeni taşınan komşunun arabasına tükürmek, kaldıkları motelin gizlice elektrik şartelini indirmek, boş bir evde yangın çıkarmak…

Her ne kadar sınırı aştıklarını anlayıp sonunda korktukları olsa da tüm bu yaptıklarından keyif alan bu grupta Dicky’nin taşınması ve Scooty’nin annesi tarafından belirli sınırlar içerisine hapsedilmesi nedeniyle Moonee ile Jancey’in arkadaşlığı baki oluyor. Hatta bu arkadaşlık birçoğumuzun belki de hayatı boyunca yaşayamayacağı bir bağlılığa, fedakârlığa evriliyor zamanla. Öyle ki yetimhaneye verilerek annesinden ve oldukça mutlu olduğu yerden koparılacağını anlayan Moonee’nin kaçınca ilk aklına gelen şey Jancey olur. Ona veda etmek ister.

Bir Gün Mutlaka…

Film boyunca hep muziplik yaparken, ağız dolusu gülerken gördüğümüz Moonee’yi ilk ve tek defa hüngür hüngür ağlarken görürüz. Daha önce nerdeyse hiç oyunculuk deneyimi olmayan, Baker’in keşfettiği Brooklynn Prince, adeta değme tecrübeli oyuncuya taş çıkarırcasına yürek parçalayan bir ağlamaya şahit eder bizleri. Tek isteği arkadaşına hoşçakal demektir aslında. Fakat Jancey, belki de hayatının en keyifli zamanlarını geçirdiği arkadaşını öylesine bırakamaz. O güne kadar hep Moonee’nin peşinden giden hep Moonee’nin yönlendirmesine uyan Jancey, direksiyon başına geçerek Moonee’yi peşinden sürükler.

Yanı başlarındaki masallar şehrine kaçan Moonee ile Jancey’in devlet otoritesinden, aileden, kurallardan ve daha birçok şeyden sıyrılarak koşmaları ne kadar yüreklere su serpse de yürekteki burukluğu geçirmez. Ne de olsa varılan yer uçsuz bucaksız tarlalar, yollar değil parayla hayal satılan sahte bir dünyadır. Sonu başı belli, sınırları çizilmiş, otoritenin her an ensede biteceği bir yerdir. Bu nedenle karakterlerimizin ne yazık ki nihai bir özgürlüğe henüz kavuşamadıklarını bilir buruk bir hissiyat ile veda ederiz onlara. Baker’in Disneyland içerisinde iphone ile çektiği (izinsiz çekim olduğu için gizlice telefon ile yapılmıştır) kısıtlı kadrajdan gördüğümüz görüntüler de bu sahte özgürlüğün bir diğer destekleyicisi olur. Fakat her şeye rağmen bu iki küçük kızın bir gün mutlaka özgürlüğe yelken açacaklarını biliriz.