05.06.2017

O AN: The Tribe

Sessizliğin Ortasında

Ukraynalı Miroslav Slaboshpitsky’nin ilk uzun metraj filmi The Tribe’i 14. If İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde izleme şansı bulmuştuk. Oldukça ekstrem bir film olan The Tribe, sağır ve dilsizlerin dünyasına konuk etmekte bizi. Film boyunca ne bir konuşma ne de altyazı var. Tamamen işaret dilinin kullanıldığı filmde tek bir sahne hariç sadece ortam seslerini duyarız. Zaten korkunç bir sessizliğin hüküm sürdüğü filmde duyulan ortam sesleri bile başlı başına oldukça huzursuz edicidir. Bir de bu gerilim yaratan ortam seslerine, kürtaj sahnesinde duyduğumuz çığlıklar eklenince resmen insanın kanı donar. Sinemada izlediğimiz en rahatsız edici kürtaj anlarını barındıran sahneye yakından bakacak olursak…

Yaklaşık yedi dakika boyunca tek plan ilerleyen bu sahne kürtaj yapacak kadının operasyon için hazırlıkları ile başlar. Ve hazırlıkları bitirene kadar bu melun kadını, kamera hiç kesintisiz bir şekilde takip eder. Kadının hareketleri o kadar keskin ve kendinden emindir ki, bu bıçak sırtı gibi her hamlesi seyircinin kafasına inen sistematik darbeler misali rahatsız edicidir. Banyoda onu bekleyen müşterisinin –para kazanacağı işin bir parçası olması dışında kızın onun için hiçbir anlamı yoktur- ayağına operasyon için geçirdiği iplik bir nevi bizim boğazımıza, ellerimize, ayaklarımıza geçer. Zaten kafamıza inen darbelerden serseme dönmüş izleyici her bir yanından esaret altına da alınmış olur böylece. Tüm hazırlığını bitiren kadın hazırladığı cephaneliğinin yanına oturarak kasaplığına (çağ dışı koşullardaki operasyonuna) başlar. Zaten fazlasıyla tedirgin olan kızımız derin nefes alış verişleriyle bizim de tedirginliğimizi arttırır. Üstelik tedirginliğimizin artması zaten onun gibi kapana kısılmış bizleri daha da gerer. Daha öncesinde sürekli odadan odaya kadının arkasından koşturan kamera şimdi de inadına hareketsizdir; yönetmen kamerayı banyonun girişine operasyonu yandan görüntüleyecek şekilde mıhlamıştır. Bu daracık banyoda hareketsiz kamera, yaşanılanların yükünü bir kat daha arttırır. İçeride elimiz kolumuz bağlı, hapsedilmiş bir şekilde operasyonu izleriz. Kamera kafamızı başka bir yöne çevirmemize bile müsaade etmez. Bir de tüm bunlar yetmezmiş gibi acısını kelimelere dökemeyen bir insanın haykırışları, iç çekişleri eklenir. Bu sesler konuşabilen birininkinden çok daha etkilidir. Zira o acı anında tüm söylenecek sözler feryat halinde dökülür sadece. Film boyunca insandan duyup duyacağımız tek ses olan bu çığlıklar hayatımız boyunca duyacağımız en acıklı seslerin toplamından bile daha büyük etki bırakır izleyende. Ağlama sesine paralel olarak duyduğumuz diğer bir ses ise musluktan akıntı yapan suyun sesidir. Bu bozuk musluk, boyaları dökülmüş duvarlar, köhnemiş banyo yaşanılan ülkenin bir alegorisidir aslında. Her şey çürümektedir ve böyle bir ülkede yaşama umudu kalmayan anne adayı, gelecek yeni hayata engel olur tüm acısına rağmen. Son olarak ekranda gördüğümüz ağlayan kadın, hafızalarda can çekişen ülkenin geleceğinden umudunu kesmiş olduğunun göstergesi olarak yer eder.