21.10.2016

O AN: Titanic

titanic

1912 yılında Atlantik açıklarında Titanic adlı geminin batması ve 1514 kişinin hayatını kaybetmesi gibi tarihin en önemli olaylarından biri James Cameron sayesinde perdeye taşınmıştı. Elbette 1997 yılına kadar böylesine büyük bir olayın filme çekilmemiş olması mümkün değildi. Fakat Cameron’un gerçekleştirdiği proje, tıpkı olayın önemine ve büyüklüğüne eşdeğer düzeyde oldu. Dünya savaşlarından sonra denizde yaşanılan en büyük facia olan Titanic ’in batma öyküsünü filmine taşıyan Cameron, o yıl Oscar ödüllerinde neredeyse oyunculuklar hariç her şeyi silip süpürmüş, gişeyi adeta patlatmış, tabiri caizse tüm dünyayı sallamıştı. Tahmin edileceği üzere böylesine ilgi gören bir filmin, büyük oranda aşktan beslendiğini söylemeye gerek yok sanırım. Üstelik öylesine ağdalı, öylesine klişelerle dolu ama öylesine de duygularımızın en derinine dokunan bir aşktır ki bu… Melodramın dibine vurur, hem de en dibine.

Görkemli bir gemide yaşanılan yasak aşkın kıvılcımlarının tutuştuğu sahne, filmin de önüne geçmiştir.

Sahne Rose’nin (Kate Winslet) kendisine dayatılan hayatı yaşamaya gücünün kalmadığından dolayı, iyice umutsuzluğa düştüğü ve intiharı düşündüğü anlarda başlar. Neyse ki Rose’un kalbindeki boşluğu dolduracak olan fakir ama onurlu delikanlı Jack (Leonardo DiCaprio), ortaya çıkarak güzeller güzeli kızı kurtarır. Evet, çok klişe olduğunun farkındayım. Ama en özet haliyle olay bu aslında. Lakin Cameron gibi bir usta bu sahneyi öylesine etkileyici kılıyor ki, ağzımız bir karış açık bir halde, apışıp kalıyoruz seyirci olarak. Bir geminin bölümünden, okyanustan, gün batımından ve delicesine birbirleri için atan kalplerden ancak böylesine güzel faydalanıp, ancak bu kadar nefis bir an ortaya çıkarılabilirdi. Kuşkusuz üzerinden yirmi yıla yakın zaman geçmesine rağmen hala aklımıza mıh gibi kazınmış, asla unutamadığımız bu anlar, etkileyiciliği anlamında kolay kolay taklit edilemeyecek, yerine yenisi konulamayacak bir sahne olarak tarihte yerini almıştır. Ne de olsa cebinde beş kuruş bile olmayan alt sınıf bir erkeğin, üst sınıfa ait bir hanımefendiye verebileceği ne olabilir ki diye düşünürken, Jack’in Rose’u dalgaların üzerinde bir kuş misali uçurup da, kalbini resmen göklere çıkarması unutulacak ya da inanılacak gibi değildir. Öyle değil mi? Biliyorum bu filmi ve bu sahneyi hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Fakat tekrardan Céline Dion’un müthiş şarkısıyla hayat bulan o sahneyi izlemeye değmez mi?