05.06.2017

O AN: Whiplash

WHIPLASH, 2014

En Güzel Aşk Zor Olandır

Damien Chazelle adlı yönetmen 2014 yılında çektiği Whiplash filmiyle sinemaseverleri bir nevi ters köşe yaptı. Sinemada büyüme, başarı ya da öğrenci-öğretmen ilişkilerini odağına alan hikâyeleri çok seven izleyiciye bu türü alışık olmadığı bir şekilde anlattı. Andrew adlı bateri öğrencisi ile Fletcher adlı eğitmenin arasındaki gerilim, şiddet ve intikam dolu ilişkiyi anlatan Whiplash, insanlığın görüp görebileceği en kabul edilmez eğitim şeklini kutsadı. Sanatın en önemli dallarından biri olan müziğin faşizm ile öğretileceğini, ancak faşist bir düzen ile mükemmelliğin yakalanabileceğini dikte ettiren bu film özellikle hümanist kesimin oldukça tepkisini çekmişti. Her anı birbirinden sinir bozucu filmin seyirciyi artık çileden çıkartıp, sinirlerini alt üst ettiği bir sahne var ki…

Sahne Andrew’in yüzü gözü kanlar içerisinde soluk soluğa prova yapılacak salona girmesiyle başlar. Her ne kadar bıyığı olmadığı için Nazi olduğunu saklasa da, bakış açısıyla değme Hitler’e taş çıkartacak Fletcher, Andrew’i fark etmekte geç kalmaz. Andrew’in baterinin başına geçip çalmak için hazırlık yapmaya başladığını gören Fletcher, ne yapacağı konusunda önce bocalar. Fakat karasızlık ve kuşku durumunun kendisine hiç uygun bir durum olmadığını bildiğinden dolayı o an duruma müdahale etmemeyi seçer. Andrew’in de zaten onay bekler bir hali yoktur; ölümü pahasına bile olsa o baterinin başına oturmuştur ve kalkmaya kolay kolay niyeti yoktur. O baterinin başına oturmak ne kadar onun elinden alınmaya çalışılsa da Andrew daha çok ister, daha çok arzular duruma gelmiştir. Tıpkı elde edilemeyen şeylerin büyük arzulara dönüşmesi gibi. Bir nevi baş baterist olmak, Andrew için nirvanaya ulaşmaktır. Hayatının tek amacı o olmuştur. Zira onun dışındaki her şeyi teferruat olarak gördüğü için hepsine sırtını dönmüş, tüm aklını, ruhunu, hayatını bateristliğe adamıştır. Aşkına teslim olmuş bir divanedir Andrew. Fakat bu aşkı ayırmaya çalışan kötü kalpli Fletcher asla amacından yılmaz.

Andrew bırak bateri çalmayı oturabilecek bile durumda değilken hazırım komutunu verir. Ve çalmaya başlar. Biraz önce arabasıyla kaza yapmış Andrew’in iç bulandırıcı haline uyumlu baskın yeşil ton ondan daha çok bizim tansiyonumuzu düşürür, midemizi bulandırır. Bir de bu yeşilin baskın olduğu ortamın tam ortasına düşen kan lekeleri hayat verilen caz müziğin estetiği ve barışçıl yanı ile güç ve iktidar kavgasının sahnedeki zıtlığını öyle güzel yansıtır ki… Ne var ki Andrew tüm gücünü harcamaya çalışsa da bu yükü kaldıramaz. Hayatının en güçlü, bildiği tek silahı bagetini yere düşürür. Onu almak için harcadığı efor artık filmi izleyen en taş kalpli insanı bile sinirden ya da üzüntüden kıvrandırmaya başlatır. Kameranın tam da düşen bagetin hizasında konumlanışı seyirciyi daha da zorlar. Zira bu durumda Andrew’in o bageti alması biz seyircilerin de bir nebze olsun düşen moralimizin düzelmesi, kıstırıldığımız yerden biraz nefes almamız demektir. Ne var ki bagetin yerden alınması da pek işleri düzeltmez; Andrew’in savaşacak gücü kalmamıştır. Bunun üzerine Fletcher, orkestrayı durdurarak her zamanki gibi Andrew’e hakaret ederek onu kovar. Savaşta artık hiç kurtuluş umudu olmadığını anlayan askerin son kurşunu kendine sıkması gibi tüm çabasını harcayan Andrew, son kalan enerjisini de Fletcher’in ağzını yüzünü dağıtmak için tüketir. Tüm hışmıyla Flecther’in üzerine kapaklanır küfürler ederek. Lakin onu ağız tadıyla dövmesine bile izin vermez yerinde gözü olan leş kargaları. Sahne baterinin zilinin üzerine damlamış kanların görüntüsü ile son bulur. Bu kan damlaları bir nevi sanatın yara alması değil de nedir?