08.06.2017

O AN:The Piano

Piano ve parmaklar olmadan asla!

Jane Campion’un 1993 yapımı eşsiz filmi The Piano, altı yaşında sebebini bilmediğimiz bir sebepten ötürü susan Ada’nın (Holly Hunter) dili, ruhu, yaşama sebebi yerine koyduğu piyanosu ile ilişkisi temelinde ilerleyen muhteşem bir başyapıttır. Ada’nın kendini tek ifade edebildiği yol piyanosudur. Yazışarak ya da kızı Flora (Anna Paquin) aracılığıyla işaret diliyle öyle ya da böyle derdini anlatabilir aslında. Fakat Ada, pianosunun başındayken ruhunda hissettiklerini, acısını, korkusunu, üzüntüsünü ve elbette aşkını notalara döker. Piyano, Ana’nın ruhunun, kalbinin, dilinin, arzularının sesidir. Ve elbette ne piyanosu olmadan ne de onu dile getiren zarif parmakları olmadan bir hiçtir. Kolu kanadı kırılmış, uçamayan, acı çeken bir kuştan farkı yoktur.

Baines’e dokunmak…

İşte böylesine bir bağlılıkla bütünleştiği piyanosu sayesinde Ada, piyanosuna ve kızına duyduğu bağlılık kadar büyük bir aşk hissettiği Baines (Harver Keitel) ile tanışmıştır. Hayatında duyduğu en büyük hazlardan birisi piyanonun tuşlarına dokunmak ise biri de Baines’e dokunmak olmuştur onun için. Öylesine birbirinden ayıramayacağı kadar büyük bir tutku ile bağlanmıştır Ada. Ne var ki, tıpkı işgal ettiği toprakları sömürmesi gibi her şeyi mülkü olarak gören, Ada’nın kocası Alistair (Sam Neill) acımasız intikamını çok geciktirmez.

En değerli uvzunu yitirmek…

Avına yakalanan bir kuş gibi Alistair’in ellerinde çırpınan Ada’nın görüntüsü ile başlayan sahne, izleyip de içimizin en derininde kocaman bir acı duyacağımız ender anlardan birine ev sahipliği yapar. Alistair, hiçbir zaman kullanamadığı –tecavüz girişiminde bile kullanamadı- penisi yerine koyduğu balta ile Ada’nın en değerli uzvunu keser. Böylece aslında Ada’nın bir nevi en büyük haz noktalarından biri olan parmağı da burada vajina yerine geçer. Alistair, kendi dar kafasında,  Ada’nın ırzına geçmiş olur. Ama bu Ada’nın haz noktasını tamamen ortadan kaldırarak yani hadım ederek gerçekleşir. Başta da dediğimiz gibi yakalanan kuşun kolu kanadı kırılır böylece. Michael Nyman’ın enfes bestelerinden birinin eşliğinde izlediğimiz bu sahnede ne Ada’nın yüz ifadesini görmeden ne Flora’nın çığlıklarını duymadan ne de yaratılan olağanüstü atmosfere şahit olmadan sahnenin etkileyiciliğini anlamak mümkün değildir. En iyisi tüm sözleri bırakıp, o anları izlemek.