28.05.2017

ELEŞTİRİ: Obvious Child

Obvious Child

Ece ŞAKARER

Obvious Child, Gillian Robespierre’in ilk uzun metrajı. Başrolde ise başrollerde görmeye çok da alışık olmadığımız Jenny Slate var. Filmin üzerine sinen tatlı amatör havanın, açılışın ana karakter Donna’nın sahnedeki stand-up gösterisi ile olmasının ve filmin Frances Ha’ya benzerliğinin bize düşündürttüğünün aksine, Obvious Child, mecazi olarak Jenny’nin Gillian ve onun da Donna olduğu, otobiyografik bir film değil. Ancak en son Frances Ha’nın yüceltiği, modern zamanlarda kadın olmak, aşık olup bir de büyümeye, kısaca yaşamaya çalışmak konusu, elbette ki (hepimiz için) oldukça kişisel. Dolayısıyla, filmin gerçekliğinin kaçınılmaz olarak ‘kişisel’ bir şeyler taşıdığını düşünmek yanlış olmamalı…

Obvious Child’ın hikayesi Donna’ya (Jenny Slate) odaklanıyor: Donna, 30’una merdiven dayamış ve hayattan hala ödü kopan, gündüzleri bir kitapçıda çalışıp, akşamları en iyi yaptığı iş olan stand-up gösterilerine çıkan, görece ünlü bir kukla oynatıcısı olan babasına göre umut vadeden, önemli bir profesör olan annesine göre ise yeteneklerini ve zekasını boşa harcayıp, hayatta dikiş tutturamamış, şehirli bir kadın. Filmin en başında sevgilisi tarafından terk ediliyor ve ayrılık acısını tek gecelik bir ilişki ile süslüyor. Bu ilişkiden hamile kalınca ise, hayat onu biraz daha korkutmaya başlıyor.

Donna’nın, filmin genel tonuna sinen bir korkaklık hali var. Adeta bir çocukmuş gibi, önüne çıkan her şey korkutabiliyor Donna’yı, zira hayat fazlasıyla karışık, fazlasıyla sürprizlerle dolu ve karşına beklenmedik şeyler çıkarmaktan hiç bıkmıyor. Hayatı bir şekilde durdurur ve ‘rahat bırakırsanız’ Donna’yı, örneğin bomboş ve loş bir sahneye çıkarıp eline de bir mikrofon verirseniz – yani stand-up gösterisini yapmasına izin verirseniz – huzurlu olabiliyor Donna, ve cesur ve dürüst. Sahnede, daha filmin ilk dakikalarındaki esprileriyle de ipucunu verdiği gibi “insan olmak” ile ilgili bir derdi yok Donna’nın: Kadınlığından ve cinsel organının ona yarattığı fizyolojik zorluklardan bahsettikten sonra “bunlar normal, bu bir ‘insan vajinası’ sonuçta” diyebiliyor Donna, aynı erkek arkadaşı ve ilişkisinden bahsederken, “her şey normal, o bir ‘insan erkek’ sonuçta” dediği gibi. Fakat insan olunca “doğal olarak” oluşan tüm sorunlar, hamile kalmalar, aldatılmalar, parasızlıklar, ailevi anlaşmazlıklar ve flörtler, sahneden indiğinizde, yani gerçek hayatta, hep bir iğreti duruyorlar.

Kimbilir birilerinin hikayeleri hayata tam oturuyordur belki ve bir romantik komedide olduğu gibi su gibi akıp gidiyordur hayat. Ya da su gibi değildir de hayat, insanlar akıntıya karşı nasıl yüzeceklerini çözmüşlerdir bir şekilde; Donna hep başkalarının (annesinin ve ev arkadaşının) ayakkabılarını giyip, o çok rahat ayakkabıların, rahat ama çirkin ya da rahat ama ona ait değil olduklarını tekrar tekrar söylerken, başka insanlar dimdik, sağlam duruyorlardır kendi ayakları ve ayakkabıları ile. Ancak Donna için – ve aslında tanıdığımız herkes için – hayat su gibi değil, sadece fazlasıyla trajikomik. İşte bu yüzden de film, tatlı bir mecaz kullanarak, her seferinde – kitapçıdaki patronu onu uyandırdığında, babası kuklasıyla komiklik yaptığında, annesi geleceğini konuşmak için mutfağa girdiğinde, ona asılan adam merhaba demek istediğnde ve tek gecelik ilişkisi kitapçıya çıkageldiğinde – çığlık atarak yerinden zıplıyor Donna; sonuçta hayat, insanın ödünü koparıyor.

Bu bağlamda, hatta tüm bu korkunçluğa rağmen, Obvious Child bir kendini bulma filmi değil. Donna’nın büyüyüşüne tanık olmuyoruz hikaye boyunca ve böylece film su gibi akan bir romantik komedi de olmuyor, kendini çok ciddiye alıp aforizmalar arasında da boğulmuyor. Son sahnesinin sevimliliğine rağmen, yönetmen Robespierre hikayesine odaklanmakta, büyük laflar etmeyip, sadece bir durumu resmekte kararlı. Hikayenin tüm genel geçer kişiselliğine rağmen de söylemler hiç genellenmiyor, geçmişi ve geleceği kapsayan hayati meseleler haline getirilmiyor. Bu sebeple Frances Ha’ya tüm benzerliğine rağmen, o kadar da kekremsi bir tat bırakmıyor damakta ve bu sebeple, hem mecazi hem de gerçek anlamıyla Frances Ha’nın daha renklisi bu film.

Filmin sevimliliği ve tanıdıklığı, yumuşak renkleri, acelesiz ve mütevazi kurgusu ile yakın çekimlerin yormaması ve daha filmin adından başlayan tatlı müzik seçimleri ile ve bir de Slate’in rahat oyunculuğuyla birleşince, ortaya iyi bir film çıkmış. Kimbilir, Obvious Child belki de uzun zamandır izlediğimiz en sevimli – ve trajikomik – korku filmidir.