11.05.2016

Ölüm Treni: Bir Psikoloğun Gerilim Dolu Otoanalizi

Backtrack-olüm-treni5

Bir hastayla derinlemesine gerçekleştirilmiş başarılı bir psikanaliz seansı bir sinema anlatısına bürünecek olursa, ortaya ne tür bir film çıkması beklenir? Kişinin mahrem geçmişindeki travmalar gerilimi, bastırılmış şiddet korku öğelerini (ya da Gaspar Noe sinemasını), bilinçdışının derinlerine itilmiş ailevi sırlar polisiye türün özelliklerini çağrıştırabilir. İşte Michael Petroni’nin yazıp yönettiği, Adrien Brody’nin başrolde oynadığı Ölüm Treni’nde bu türlerin sentezlendiğini –ya da karıştırıldığını- görebilmek mümkün. Film; dünya çapındaki izleyici veya eleştirmen puanlarının düşüklüğüne bakıldığında etkisiz, silik bir yapım gibi gözükebilir. Ama önyargısız izlendiğinde; ayrıntılarıyla ve ilerledikçe gizemini artıran bölümlerden oluşan senaryosuyla –eksik de olsa- etkileyici bir gerilimin tatminini sağlayabiliyor.

Öykümüz şu ki; Peter Bower, yaklaşık bir yıl önce küçük kızını kaybetmiş bir psikologdur. Son zamanlarda, seansa gelen hastalarında tuhaflıklar sezmektedir. Biri geçmişinden çıkamamıştır; bir diğeri intihar etme düşüncesine saplanmıştır; bir başkası ise konuşmaktan dahi imtina eder. Bir psikoloğun hastalarından psikolojilerinin eksiksiz bir huzur içinde olması beklenemez elbette. Fakat Bower da hayatını kaybeden kızından dolayı travmatik bir ruh halindedir, eşi de depresyon belirtileri göstermektedir. Bower, kızının geçirdiği kazadan yola çıkarak kendi geçmişini hatırlamaya başladığında korku öğeleri devreye girer. Geçmişini çözmek, bir bakıma kendi psikanalizini gerçekleştirmek için harekete geçtiğinde ise vicdanı temel alan bir suç öyküsü bizi bekler.

Backtrack ölüm treni4

Filmin gizemine dair ipucu vermemek adına ayrıntılara girmeyi tercih etmeyeceğim ama filmin iyi ve eksik yanlarının ayrıntılarda saklı olduğunu belirtmeliyim. Zil sesinin, gıcırdamaların, nefes çekmelerin, bilinçsiz bacak sallamaların gerilimin etkisini artırdığı; trenin birkaç farklı kullanımının gerilimi beslediği söylenebilir. Kameranın sık sık başvurduğu yakın çekimler de karakterler ya da tiplerle özdeşleşmemizi değil onların geçmişlerine, ruh hallerine inmemizi istiyor gibi. Diğer yandan, öykünün ayrıntılarını zenginleştirememesi filmin daha kalıcı bir yerde konumlanmasını engelliyor. Kendi travmalarının peşinden koşan psikoloğun anlatıldığı bir öykü, kurgu ve senaryoyla dallanıp budaklanabilecek psikolojik derinlikten, anlamlılıktan yoksun maalesef. İzleyenlerin bu noktada ileri bir okuma yapıp karakterin unutmasının, hatırlamasının, gerçekliğini yitirmesinin ya da gerçeği aramasının sebeplerini düşünmeleri gerekiyor.

Filmin başka bir eksik yanı ise Bower dışındaki karakterlerin silik yazılmış olması. Motivasyonlarını tam anlayamadığımız karakterler silikleşip gerçekliğini yitiriyor ve -tam da filmin türüne uygun bir benzetmeyle- Bower’ın etrafındaki hayaletlere dönüşüyor. Brody ve Sam Neill dışındaki oyunculukların büyüden yoksun olması; jest-mimiklerle, küçük aksiyonlarla yaratılabilecek duyguları yarım bırakıyor.

Toplayacak olursak; “gizem”li bir özü sarmal yapısıyla aktaran, gerilimi ve korkuyu yerli yerinde kullanan ve sonunda beklentiyi karşılayabilen senaryo, bu açıdan tatmin edici. Diğer yandan silik karakterler, oyunculuklar ve psikolojik anlatımın tam derinliğe ulaşamaması –bazı polisiye hatalarla birlikte- aklımızda birçok soru işareti kalmasına yol açıyor. Tabii, “sinemadan çıkmış insan”ın kafasında çokça soru işaretine sahip olması kötü müdür, tartışılır…