30.05.2017

The Others: Perili Evin Perili Kadını

Ana akımla ara akım dediğimiz ayrım arasında sıkışmış bir film “The Others (Diğerleri – 2001)”. İspanyol yönetmen Alejandro Amenábar’ın imzasını taşıyan bu kasvetli filmde pek aşina olduğumuz seksist, duygularını yoğun bir evrende yaşayan feminen Nicole Kidman yerine korumacı, bu korumacılığından hallice yüksek baskıcı ve pür panik bir anne modeliyle karşılıyor bizi Kidman. Çoğu eleştirmen ve araştırmacı tarafından hala makalelere konu olan filmi güçlü kılan yönü, durduğu çizgideki pek çok kalıbı yıkan ve var olan temel klişelerin yerine seçtiği alışık olmadığımız neden-sonuç ilişkisi yatıyor.

Sadece bilinmez ve kasvetli bir evin mekan olarak seçildiği hikayede bu kez güneşin doğmasını istemiyoruz. Perdeleri sonuna kadar çekip, aydınlığa geçebileceği bir alanda bırakmıyoruz. Yüksek tavanlı ve gri duvarların arasında çok dolaşmıyor ve savaşta olan babamızı İncil okuyarak beklemeye koyuluyoruz. Hikaye temel olarak bu eğride gelişen bir anne, iki çocuğu ve her duruşundan gizem akan hizmetçileri etrafında gelişiyor. Aşırı korumacı tutumda hareketlerine yön veren Kidman’ın oyunculuk performansındaki alışılagelen doyumu bir kenara koyacak olursak, onun bu denli koşturmacası hikayedeki gerilime başka bir boyut daha katıyor. Tıpkı aynı korkunun ve sıkışmışlığın benzerine vakıf olduğumuz “The Shining (Cinnet – 1980)” ile başlayan ‘kasvetli bir ev ve içine hapsolmuş insanlar’ motifi Diğerleri’nde de varlığını devam ettiriyor. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta bu gerilimden sıyrılmak için kaçıp saklandığımız dolaplar, masa altları yahut hızla kapatıp kilitlediğimiz odalar bizim için saklanmaktan ziyade bu kez hiçte tekin olmayan mekanlar. Film bunu öğrenen ve sonrasında peşine taktığı seyircisiyle, sadece belli bir daire ekseni içinde kalmayı ve hiç bir yere kımıldamamayı şiddetle tavsiye ediyor. Ancak gel gör ki bu gerilimi hat safhada yaşayan anne Grace, türdeşi Cinnet’in annesi Wendy gibi kontrol mekanizmasını bir türlü elinde ne yazık ki tutamıyor. Çocuklarını devamlı gözden kaçıran anne ile işte filmin ikinci gerilim fişeği havaya atılmış oluyor. Bir türlü kontrolü sağlayamamız ve kontrolsüzlüğün verdiği bu karmaşık histerik durum anne ile aynı nefesi ensemize üflüyor. Kidman ve çocuklarına zorla aşıladığı İncil ve din kavramı bu baskıcı ve dediğim dedik kadının kurallar listesini açımlıyor. Bir kapı kilitlenmeden diğerinin açılması kesinlikle yasak! Ancak seslerin ve bilinmez tuhaflıkların nereden geldiğini meraktan ziyade teyit etmek için girilmemesi gereken yerlere giriyor Grace. Teyit eder ama bu teyit etme bilinmezliğin nereden geldiğinin bilinmediği üzerine gelişen ve var olan boşluğu daha da büyüten kapıları açar izleyiciye.

Bir başka nokta ise bilinmezlik içinde dolaştıran bu anlatıda hizmetlileri takip edememizle başlıyor. Devamlı bir kaçma eğiliminde olan ve belki de hikayenin oturmayan zeminini yerli yerine oturtacak diyalogları sadece kendi aralarında ve kapı arkalarında bizim duyamayacağımız bir ses frekansında birbirlerine sunan bu insanlar ara ara girdiği planlarda yönetmenin karakter yaratmadaki ustalığını gösteriyor. Filmsel uzamda  olaylara müdahale etmeden yine aynı olayları birbirine karıştıracak biçimde yerleştirilen bu karakterler, atmosferden duyulan endişeyi daha bir tetikleyerek onların gözümüzde birer anti-hero ya dönüşmesine kadar bu endişeyi tırmandırıyor. Öyle ki çıkmak istemediğimiz ve tehlikeyi imge modelden edimsel modele yerleştiren aydınlık ve ışık kavramının bu profile yerleşmesini ısrarla savunan karakterler bunlar. Bağırmalarımız, karşı çıkmalarımız ve yapmamaları gerekenleri usulca yerine getiren bu karakterler iyiden iyiye onlara karşı antipatik bir durum izlemimize olanak sağlıyor.

Perde kavramının yeniden şekil bulduğu ve mayalandığı bir evren sunuyor bu bahsini geçirdiğimiz ev film boyunca. Güneşten ziyade yabancılardan mahremiyeti gizlemek için camlara tutturulan bu örtüler şimdi bizi bilmediğimiz, ev dışı kalan büyük bir evrenden ve az evvel bahsini geçirdiğim ışıktan koruyabilecek mi? Peki sabitlediğimiz ve sıkı sıkıya tembihlediğimiz iki ufaklık neden bu sabitlediğimiz çember içinde durmamakta bu kadar ısrarcı? Bu ve daha da çoğaltılabilecek pek çok sorunun cevabını bir döngü şeklinde hikayeyi ters yüz ederek veren yönetmen, beklenen ama bir türlü ulaşılamayan baba ile isteklerini duyan ama cevap vermeyen hizmetliler ve söz dinlemeyen iki çocukla bütün valizleri sırtına yüklediği Grace’i, yine bu yükü kollarından indirirken büyük bir boşluk içinde filmin ucunda kıyısında değil tam merkezinde konumlandırır. Grace en nihayetinde babaya kavuşsa da izleyici metonimisinde beklenen kaygı ya da avuntu yaşanmaz. Evet baba askerden gelir ancak tıpkı bir zombi gibi boş gözlerle bakan ve Grace’in zorlamalarıyla eylemlerini gerçekleştiren bir babadır. Bedenen dönen ancak ruhen orda olmayan ve oradan çok uzaklarda olan bir baba ya da asker.

Kidman’ın bu katmanlı filmde, filmden daha katmanlı bir anne modeli olarak karşımıza çıktığı hikaye, aydınlıktan kaçan ama içeri ile dışarı kavramının yekpare olduğu bir mekan profilinde, içine düşülen bir kaos ortamının bilinmezliğini seyretmek gibi. Bu seyirden öte uzunca yıllar masaya yatırılan “hangi evren gerçek ve daha bilinmez?” sorusunu en az bu uzun sohbetler kadar akıllardan çıkarmayan anlatısı ve doruk noktada bir din ve savaş eleştirisinden ziyade filmin usul usul parmak bastığı “korunaksız kalma” durumu Diğerleri’ni bu yelpazede ayrı bir rafa koymamızı gerekli kılıyor. Yıllar içinde değişen dünya ama değişmeyen ve aksine yerli yerinde oturan bilinmezlik dogmaları yine yeniden kulaklarımıza fısıldıyor: “Hangisi daha gerçek?”