15.08.2017

Pan: Neverland’e Hoş Geldiniz

Alican Yıldırım

Kefaret (2007), Hanna (2011), Anna Karenina (2012) filmlerinden tanıdığımız yönetmen Joe Wright’ın son filmi Pan, İkinci Dünya Savaşı yıllarının İngiltere’sinde başlıyor.

Bir genç kadın (Amanda Seyfried), kucağında taşıdığı bebeği Peter’ı (Levi Miller) güçlükle bir yetimhanenin kapısına bırakır. Bebeğin geçmişine dair sadece iki eşyası vardır: boynuna asılmış bir kolye ve annesinin ona yazdığı mektup. Bu iki özel eşya da daha sonra filmin ilerleyen dakikalarında bebeğin kimliğini ve geçmişini sorguladığı sahnelerde sıkça karşımıza çıkacaktır.

Bir sonraki sahnede Peter’ın çocukluğunu kendi bakış açısıyla görmeye başlarız. Aşırı ve komik yanlarıyla tipleştirilmiş despot rahibeler, mahzenlerde saklanan yiyecek ve altınlar, çalınan yemekler, yavaş yavaş sayıları eksilip kaybolan çocuklar hep bir çocuğun hayal dünyasındaki gibi anlatılır filmde. Bu sahnelerle paralel kullanılan arka plandaki ikinci dünya savaşı sahneleriyse güzel bir etki katar filmin anlatımına.

Peter’ın arkadaşıyla birlikte baş rahibe Barnabas (Kath Burke) tarafından çalınıp saklandığını düşündükleri yiyeceklerin peşine düşmesi geçmişiyle ilgili kapılardan ilkinin açılmasına neden olur. Rahibenin odasının altında gizlenmiş bir bölmede buldukları Peter’a ait bir dosyada, annesinin ona yazdığı mektup da vardır. “Bu dünya ya da başka bir dünyada mutlaka görüşeceğiz” cümlesiyle biten mektup Peter’ın kafasını oldukça karıştırır.

Daha sonra kaybolan çocukların farkına varan ikili, kendilerini anlam veremedikleri bir dünyanın içinde bulur. Bazı geceler çatıdan yatakhaneye giren korsanlar, çocukları birer ikişer çalıyorlardır. Son çalma girişiminin kurbanı da Peter ve arkadaşı olur. Uçan bir gemiye çekilen ikili, güverteden yetimhanenin çatısına atlamaya çalışır. Arkadaşı bunu başarır ama yükseklik korkusu olan Peter, kaderine razı olmak zorunda kalacaktır.

Uçan bir gemiyle geldiği Neverland’de Peter’ı bambaşka bir dünya beklemektedir. Filmin ikinci yarısında gördüğümüz Neverland, Karasakal (Hugh Jackman) adındaki bir diktatörün hüküm sürdüğü, işçilerin ömürlerini madenlerde peri tozu arayarak geçirdiği bir yerdir. Peter burada Hook’la (Garrett Hedlund) tanışır. Başlangıçta Peter’a mesafeli davranan Hook, Peter’ın uçma yeteneğinin fark edilmesiyle onu Neverland’den kaçış planına ortak eder. Ancak planları bekledikleri gibi gitmeyecektir.

Peter Pan’ın daha önce sinemaya da uyarlanan versiyonlarından farklı bir hikaye örgüsüne sahip olan “Pan” daha çok Peter Pan’ın geçmişine ve kimliğine değinen bir film. Pan’da mitolojideki pan’a da çeşitli göndermeler yapılmış. Peter’ın boynundaki flütü andıran kolye, bu kolyenin bir anahtar işlevi görmesi, peri tozlarının Karasakal tarafından bir çeşit gençlik iksiri olarak kullanılması, anıları canlandıran denizkızları filmin içindeki göndermeler.

Ancak Pan, hikâyesindeki bu kadar gönderme ve çeşitlilikle izleyicisine ne izlediğini sorgulatan bir film ne yazık ki. Pek çok gönderme ya da olayın kendiliğinden gelişmeyip hikayedeki durumu kurtarmak için eklemlenmesi filmin anlatımını olumsuz etkiliyor. Ama Pan; oyuncuları, müzikleri, görüntü ve sanat yönetmenliğiyle oldukça iyi bir seyir sunuyor. Filmin bazı sahnelerinde kullanılan görsel çözümlerin oldukça başarılı olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Özellikle uçan geminin Neverland’e yolculuğunu anlatırken kullanılan görsel anlatımla, bir ağaç kesitinden yaratılan stop motion bir flash back sahnesi filmi görsel bir şölene dönüştürmüş.

Bu soğuk günlerde eğlenceli bir film izlemek isteyenlere Pan’ı öneririz.