26.05.2017

Papusza: Çingene Şairin Hikayesi

Film festivaline olan ilgimi, fazlaca şişirilmiş filmler, şehrin “gözde mekanı” gibi fetiş haline gelen festival filan derken son birkaç yıldır yitirmiştim aslında. Yine de festival (Beyaz Geceler’in anısı ya da) dürtüyor insanı. Bu arada bir üniversiteliden duyduklarımı not edeyim festival gözlemi olarak: “Abi, yaş ortalamasına bakar mısın ya?” Eskiden çoğunlukla öğrenciler giderdi festivale, şimdi öyle değil, yaşına başına bakmadan doluşuyorlar salonlara tabii:) Doluşmakla da kalmayıp öğrenci ataletini -bizim zamanımızda vardı öyle bir mefhum- fersah fersah aşan bir cevvallikle organize olup biletleri filan da alıp bitiriyorlar bu festival militanları!  

Papusza filminden bahsedeceğim. Aslında beni hem filmin kendisi etkiledi, hem de filmin merkezinde yer alan şair Papusza, onun gerçek hikâyesi. Film at arabalarıyla yolculuk eden Leh bir Çingene kafilesini anlatıyor. 1907 yılında doğan Papusza (taş bebek anlamına geliyor) onlardan biri. Küçükken çaldığı tavuklar karşılığında Yahudi bir kadından okuma yazmayı öğreniyor, sonra da ne bulsa okuyor, kafasından şarkılar, şiirler yazıyor. Sevmediği bir adamla evlendiriliyor. Çocuğu olmuyor. Farklılıklarından, okuma yazma bilmesinden dolayı da kendi topluluğunda biraz dışlanıyor. İki yıl onlarla yaşayan kaçak bir yazarla(Jerry Ficowski) arkadaş oluyor.

Papusza “belleğimiz yok bizim, olsa endişeden ölürdük,” diyor yazara. Roman dilinde dün ve yarın’ın aynı kelime olduğunu söylüyor. Çingenelerin gadjo’ya (yabancı) güvenmeleri zaman alıyor, yine de temkinli davranıyorlar. Gadjo, kaçak da olsa sisteme ait biri. Onlarınsa hep bir çekişmeleri var o sistemle. İzinsiz müzik yaptıkları için geceyi topluca nezarette geçiriyorlar bir yerde. Parmaklıklar arkasında birden kıpır kıpır bir şeyler çalıp söylemeye başlıyorlar. Parmaklıkların öbür tarafındaki görevliler ne yapacağını şaşırıyor, susturamıyorlar onları. Bayıldım o sahneye!

“Hitler neden bizi yok etmek istiyor biliyor musunuz,” diyor biri (P’nin kocası) geceleyin ateş başında konuşurlarken. “Çünkü bizi kıskanıyor, bizim gibi yaşayamıyor ya.” Başka bir gün Lenin’in kendisine “sensiz devrim yapmam, gel n’olur” diye yalvardığını anlatıyor. Polonya hükümeti, Çingenelerin evlere yerleştirileceğini, çocukların zorunlu olarak okula gideceğini söylüyor. “Çocuğumu okula göndereceğime derede boğulurum daha iyi,” diyor içlerinden biri. “Bütün ormanlar, yollar bizim, bir evde yaşamak niye?” diye karşı çıkıyor bir başkası. Sonunda evlere yerleşiyorlar, kötü, köhne evlere. O yerleşik düzende fark ediyor insan yoksulluğu, göçebe yaşanırken değil. Gezerken zaten sahip olduğunuz ne var ki! 

Ficowski, hakkındaki tutuklama kararı kaldırılınca Varşova’ya ve orta sınıf hayatına geri dönüyor. Penceresinden Stalin’in yaptırdığı gökdelenin inşaatının yükseldiğini görüyoruz. Bu arada Polonya’nın şairlerinden Julian Tuwim’e, Papusza’nın şiirlerini gösteriyor. Papusza ile sürekli mektuplaşıyor bir yandan da. Sonra Çingenelerle ilgili, bu şiirlerin de yer aldığı bir kitap yayınlıyor. Bunun üzerine Çingeneler, tüm sırlarının ifşa olduğunu hissediyor, Papusza’ya bir hain gibi davranıyorlar, onu hepten dışlıyorlar. Onların görünür olmalarını sağladığını düşünen Ficowski buna üzülüyor, “bir belleğimiz yok diyordun, işte bu belleğiniz,” diyor P’ya. Çingeneler içinse gerçekten asla yer alamayacaklarını düşündükleri, yer almak istemeyecekleri bir dünyayı temsil ediyor bunların tümü. Sırlarını kimseyle paylaşmak istemiyorlar.

Film atlamalarla, geri dönüşlerle ilerliyor. Papusza’nın zorla evlendirildiği 15 yaşına dönüyoruz, Yahudi ve Çingene avına çıkıldığı savaş yıllarına, şarkılarının bir orkestra tarafından icra edildiği sahneye. Tavuk hırsızlığından alıkonduğu hapisten çıkarılıp onur konuğu olarak şık giyimli insanların arasına karışmasına. Bir yandan da o kafileyle birlikte yolculuk yapıyoruz Polonya düzlüklerinde, karlı ovalarda, uzun ağaçların, göl manzaralarının arasında. 

Sistemin seni ait olmadığın bir şeye dahil etme çabası, seni sadece oradayken kabul etmesi –artık ne kadar kabul ederse- ne acıklı. Eğitim de bunun araçlarından biri oluyor. Bir şeylere gözümüzü açıyor da bu tornaya girip de bir körlük edinmeden çıkmak çok kolay değil. O yüzden çok da emin olmamalı. Zaten birine “ben seni eğiteceğim” dediğin anda, hiyerarşik bir ilişki tanımlanıyor ister istemez. (Sonu gelmeyen anarşik fikirler!)

Aklıma, gittiğim bir resim atölyesi geldi. Bir derste atölyenin hocası, masaya bir örtü örtmüş, altına eskimiş botlar, yıpranmış ayakkabılar koymuştu. Bizi oturttu masanın başına. “Bir elinizi örtünün altına sokun, diğer elinizle de dokunarak gördüğünüzü çizin,” dedi. Ben imkânsız olduğunu düşünmüştüm, sonra yavaş yavaş kağıtta beliren lekeye ben de inanamadım. İnsan gerçekten gözlerinin göremediğini elleriyle görebiliyordu. “Göz yanıltır, mükemmele tamamlar, gözünüze çok güvenmeyin,” demişti Sue.

Filmi izledikten sonra, iyi ki bu film böyle yönetmenlerin (Joanna Kos, Krzystof Krauze) elinden çıkmış, dedim. Bu filmi “yokluk içindeki sıradan bir insanın başarı hikâyesi” olarak izlemek ne fena olurdu. Zaten öyle de sonlanmıyor Papusza’nın hikâyesi. O, iki dünyanın arasında kalıyor, iki dünyanın katı kuralları ve önyargılarıyla da başa çıkmaya çalışıyor, yaşamının son demlerinde iyice yalnız bir hayat sürüyor.

İlk kez Ficowski söylüyor Papusza’ya “sen şairsin,” diye. “Bazen otururken öyle bir geliyor, sonra gidiyor işte,” diyor Papusza. Şairliğin yarısı benimse yarısı da bu rüzgarın, toprağın dercesine. Filmde kimi sahneler siyah beyaz, müthiş bir doğaya açılıyor. Günün el değmemiş saatlerinde, sadece bu kafileye görünen manzaralara. Sonradan Papusza’nın birkaç şiirini okurken hep bu görüntüler geldi aklıma. Bazı saatlere nasıl da kör kalıyoruz diye düşündüm. Bu kadarla kalsa yine iyi…

*Papusza’nın İngilizce’den çevirmeye çalıştığım bir şiiri: 

Ateşi seviyorum yüreğim gibi

Çingene kızını sarsıp

Bu dünyanın ötesine sürükleyen

Vahşi ve ılık rüzgârları

Gözyaşlarımı yıkayan yağmurları

Bedenimi ısıtan

Ve kusursuzca yüreğimin şarkısını söyleyen

Güneşi, o altın Çingene babayı

Orada kişneyen bir Çingene atı

Uykusundan uyandırır bir yabancıyı

Oysa mutlu eder bir Çingene yüreğini 

Ah ne güzel yaşamak, gece ırmağa gitmek

Soğuk balıklar yakalamak

Elinde kalan suyun serinliği… 

Çingenelerin geleceğini söyleyen

Horoz ve tavukların

Ve çingene arabasının cennetinde yaşamak

Ve o gümüş ay,

Hindistandaki ataların babası

Aydınlatır bizi

Gözetir çadırdaki çocukları

Çocuğunu kundaklasın diye

Çingene bir kadına ışık olur belki 

Kimse anlamaz beni

O sözünü ettiğim

Orman ve nehirden başka

Anlattığım her şey geçip gitti

Onlardan sonra her şey, her şey bitti

Gençlik yıllarım gibi..

*Bu yazı daha önce nezlelikarga‘da yayınlanmıştır.