08.08.2020

Partilerde Kız Tavlama Sanatı: Çılgın ve Naif Bir Punk Filmi

Esma AKALIN

Punk’a Dönüş

2017-2018 yılları birçok açıdan Punk’a dönüş dönemi gibiydi. Özellikle modada baş gösteren “retroculuk” oyunu ile geçmişin nadide parçaları milenyum kuşağının instagram sayfalarını şenlendirdi. Tabii 60’ların cici çan etekleri, çiçek baskılı erkek gömleklerinin kesmediği kitleyi ancak Punk modası paklardı! Ne var ki, yaşanan bu dönüş belki 45 derecelik bir açıya bile sahip değil; daha çok bir akımı yeniden popüler hale getirme, geçici bir heves olarak sokaklarda yaşatma niteliğinde bir özentilik hali. Punk fikrini anladığımız, ideolojisini benimsediğimizden falan değil yani. Kaldı ki, giydiğimiz ceketin altında bir ideoloji yattığından haberimiz de yok zaten.

Sinemada ise daha gerçek bir ruh yakaladığımız söylenebilir. Özellikle 2018 !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin Punk kültürüne odaklandığı bölüme konuk olan filmler ve belgesellerle Punk’ın nasıl bir şey olduğunu bir tık daha iyi anlayabildiğimizi umuyorum. Çekilen ilk Türk Punk filmi “Arada” ve  “How To Talk To Girls At Parties” (Partilerde Kız Tavlama Sanatı) de bu filmlerdendi. Daha sonra, restorasyonu yapılan 80’lerin kült filmi “Liquid Sky” İKSV tarafından İstanbul Film Festivali programına dahil edildi ve Punk filmleriyle dolu bir yıl için gerekli şartlar oluşturulmuş oldu.

Punk Akımı: Anarşik ve Yıkıcı Bir Alternatif Dünya

Partilerde Kız Tavlama Sanatı’nın yönetmen koltuğunda John Cameron Mitchell oturuyor. Yönetmenin 2001’de çektiği “Hedwig and the Angry Inch” müzikali sanırım başarı olarak müzik odaklı filmler ve alt kültürlerin yansıtılması anlamında Mitchell’in son filmine referans olabilecek güçte. Bilim kurgu, fantezi yazarı aynı zamanda çizgi romancı edebiyatçı Neil Gaiman’ın aynı adlı öyküsünden uyarlanan film, yönetmenin öykünün ilk yayınlandığı 2006 yılından beri aklında olan bir proje. Üstelik üzerinde bunca yıl çalışılmış olmasının da hakkını veriyor ve her türlü ayrıntısıyla seyircisini büyülemeyi başarıyor.

Yapım, bizi 1977 yılının Londrası’na, “aşka” susamış üç ergen gencin dünyasına konuk ediyor. Hızlı bir girişle açılan ilk sahne filmin yüksek enerjisini en baştan açık ediyor ve sanki izleyenine “Sıkı tutunun!” diyor. Nitekim, başta bu hareketlilik başımızı döndürse de gidişata ayak uydurmayı başardığımız dakikadan sonra her şey daha net ve keyifli bir hal alıyor. Tıpkı Punk’ın kendisi gibi… Karmakarışık, gürültülü ve kaotik müziklerin yerini sözleri dinlediğinizde anlamın ve isyanın ve derinliğin alması gibi… “Punk nedir?” sorusunun cevabı biraz da burada gizli: Her türlü şeyi reddeden, gelecekten ya da şimdiden bir umudu bulunmayan gençlerin avazı çıktığı kadar bağırıp, itişip kakışarak ortaya alternatif bir müzik çıkarması. “Alternatif” ise onlar için tam olarak anarşi ve yıkıcılık, isyan ve reddediş, protesto ve eleştiri demek.

Enn (Alex Sharp)  ve arkadaşları ise bu dünyanın büyüsüne kapılmış, o dünya tarafından kabul görmeye ve mümkünse seks hayatlarını biraz hareketlendirmeye çalışan ergenler olarak karşımıza çıkıyor. Ne var ki, partilerin vazgeçilmez isimleri olduklarını söylemek zor. Buna rağmen yılmadan şanslarını denemeye devam eden kahramanlarımız kendilerini en son gizemli bir ev partisinde bulurlar ve olaylar gelişir. Bu noktadan sonra iki farklı dünyanın bir filmin (gerçek Dünya’nın) içinde bir araya gelişini izlemeye başlarız, şaşkınlıkla. Partilerde Kız Tavlama Sanatı işte tam burada fantezi/bilim kurgu türünün bir parçası olur, çaktırmadan ama, Ben bilim kurgu filmiyim kardeşim,  diye bağırmadan; aynı zamanda ve daha çok bir dönem filmi olduğunu bilerek.

Uzaylılar Punklara Karşı

Bu iki dünya, evet, uzaylılar ve Punkların dünyası. Cilalı, fütüristik ve minimal olanla paspal, kirli ve elbette gerçek olanın bir araya gelişi. Uzaylılar geleceğin adeta bir temsili; uzaylı dansları ve kıyafetleri ile modanın, elektronik müziğin, dizaynın ve bireyselliğin sembolleri. Punk için, 1977 İngiltere’sinin Punk’ı için, bambaşka bir evren demek tüm bu özellikler. Bu bambaşkalık, karakterlerimize uzayı veya diğer gezegenleri değil Amerika’yı düşündürüyor ve film İngiltere-ABD arası çekişmelere de göndermeler yapmaya başlıyor. Zan (Elle Fanning) göz alıcı sarı elbisesiyle perdede bir uzaylı olarak boy gösteriyor. 1 saat kırk üç dakika boyunca Zan’in merakı, Punk akımının içine tamamen bir yabancı olarak ani dalışı olayları daha eğlenceli hale getiriyor. Bu konuda ona Enn rehberlik ediyor elbette, sonunda bulduğu kızın “dünya dışı bir canlı” olduğunu bilmeden.

Kurallardan oluşan duvarların içine hapsolmuş, sıkı ve sürekli düzen gerektiren bir yaşam süren Zan için Punk’ın nasıl müthiş bir kaçış sunduğunu tahmin edebilirsiniz sanıyorum. Bütün o düzensizlik, karmaşa, kaos, çılgınlık resmen büyülüyor onu.  Enn ona “Özgür olduğumuzda bize söylenenleri yapmayı bırakacağız.” derken gözleri parlıyor; kırk sekiz saatliğine de olsa özgür olmak, canı ne isterse onu yapmak istiyor. Elbisesini parçalayarak çıktığı yolculukta (çünkü Punk anti-modadır) kendini sahnede ait olduğu “tarikata” ve onun kurallarına isyan ederken buluyor.

Filmin doruk noktası olarak niteleyebileceğim bu sahnede Enn ve Zan, tıpkı isimleri gibi, birbirleriyle muhteşem bir uyum göstererek doğaçlama performanslarını sergiliyorlar. O anda artık uzaylı ya da dünyalı, kadın ya da erkek, Amerikan ya da İngiliz fark etmeksizin herkes bir bütün oluyor. Temelde herkesin derdi aynı: Özgürleşmek ve daha iyi bir hayat.

Renklerin ve Ayrıntıların Cümbüşü

İki ayrı dünyanın bir ortak özelliği de yine bu sahnede kendini açık ediyor. Renkler. Uzaylı tarikatımız da çılgın punkçılarımız da hem kılık kıyafetleriyle hem de yaşam tarzlarıyla rengarenk bir dünya sunuyorlar bize. Ekranda bunu çok iyi kullanmayı bilen kişi ise filmin görüntü yönetmeni Frank G. DeMarco. Yarattığı görsel atmosfer o kadar etkileyici ki her detayı her renk tonunu görmek istiyor, kaçırmamak için gözlerinizi bile kırpmaktan korkuyorsunuz. Film bu etapta “Liquid Sky”ı akla getiriyor. 1982 yapımı, New York’taki uyuşturucu bağımlısı Punkları yine bir uzaylı bağlamına sokarak anlatan Liquid Sky’dan da aynı sebeplerden dolayı etkilenmiştim. Mitchell’e nazaran çarpıcılığı daha yüksek tutan yönetmen Tsukerman’ın filmi elbette çok daha nitelikliydi, fakat bu başka bir yazının konusu.

Sinematografinin gücünü aldığı yer ise kuşkusuz detayların seyirci için görünür kılınması. Detay demek bile belki hata olur, zira her türlü ayrıntının Punk kültürünü anlamada önemi var. Özellikle kulüpte Queen Boadicea’nın (Nicole Kidman) cansız mankenler, kıyafetler, hurdaya çıkmış eşyalarla dolu “ofisi”nde geçen sahne ayrıntıların önemine verilebilecek en iyi örneklerden.

DeMarco, FSR’a (filmschoolrejects.com) verdiği röportajda tam da bu konuya değiniyor. Filmi –yapımcılara rağmen- 16 mmlik kameralarla çektiklerini söyleyen görüntü yönetmeni,  bu sayede tüm arka planın da net bir şekilde kaydedilebildiğini açıklıyor. Daha çok belgesel formatlarında kullanılan 16mmlik kameralar, Partilerde Kız Tavlama Sanatı’na özel bir gerçekçilik ve görsel derinlik katarak duvarları kaplayan grafitileri, posterleri, kırık tuğlaları görünür kılıyor.

Kendi Tarikatına Başkaldırmak

Filmdeki çok önemli mevzulardan biri de sürekli sözünü ettiğim bu “tarikat” meselesi. Uzaylıları anlayamayan, partilerinde olan şeylere akılları ermeyen ve özellikle Zan’in tuhaf davranışlarına açıklama getiremeyen üç kafadar, onların elbette uzaylı olma ihtimallerinden önce “Klu Klux Klan” benzeri bir tarikata mensup olduklarını düşünürler. Haksız da sayılmazlar. Katı kuralları olan, ebeveynlerin yaşamaya devam edebilmek için belli aralıklarla çocuklarını yediği, düzenden ve istikrardan şaşmayan bir uzaylı kabilesi pekala bir tarikata benzetilebilir.

Her tarikatta olduğu gibi isyankar gençler, kuralları içten içe mantıksız bulan üyeler, revizyonist büyükler ve eski kafalı tarikat liderleri bu mezhepte de vardır. Zan, ilk reddeden olarak evden ayrıldığında elbette ki tüm sistem sarsılır. Punkla tanışması sonrasında başkaldırmanın dayanılmaz hafifliğini bulan Zan, geri döndüğünde kendi “hükümdarlarına” ve ona çıkarları dolayısıyla yaltaklık eden şakşakçılarına rağmen mazlum ve yenilikçi kitleyi yanına alarak bir şeyleri değiştirecektir. Tanıdık geldi değil mi? İşte uzaylı da olsanız dertleriniz değişmiyor; iktidarın olduğu yerde problemler baki kalıyor, diyor bu film de bize alttan alttan.

Naif Bir Aşk Hikâyesi

Esas oğlan Enn ve tuhaf kız Zan’in aralarındaki aşk, film boyunca Punk rock’ın sertliğini ve yıkıcılığını kıran, çılgınlar gibi bağırıp çağıran bir kitleyi blurlaştırıp ortamı romantik bir illüzyonla yumuşatan yegane unsur. Onlar beraber zaman geçirdikçe, birbirlerini tanıdıkça seyircinin yüzündeki gülümseme büyüyor. Enn bir punkçıya göre çok naif bir aşık olsa da bu bizi hiç rahatsız etmeden, karakterin doğal tavırlarıyla örtüşerek yol alıyor filmde.

Üstelik, onun çocuklarını yeme konusunda ısrarcı olan uzaylılara da iki çift lafı var: “Dans etmeyi seviyoruz. Aşık olmayı seviyoruz. Bu gezegeni mahvetmiş olabiliriz ama en azından hayattayız.”  Aşkı için uzaylılara -bunlar sevdiği kızın ailesi de olsa- karşı çıkmayı göze alan Enn ve Zan’in arasındaki karşı konulamaz harmoni ortaya keyifli bir aşk hikayesi çıkararak yapımı romantik filmler arasında anılmaya da değer kılıyor.