31.01.2022

Pera Sohbet: Bahadır Arlıer

Eskilere Doğru Bir Yolculuk Yaparken ve Zamansız Bir Belgeseli Tekrar Hatırlarken: Sınırların Ötesinde Verilen Bir Mücadele

2. Dünya Savaşı sırasında Türk Büyükelçilerinin, Yahudileri Fransa’dan Türkiye’ye kaçırış hikâyesini anlatan “Türk Pasaportu” belgeselinin yapımcısı Bahadır Arlıer ile seneler evvel üniversitemin gazetesi için belgesele dair bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Şimdi bu röportajı yıllar sonra sizlerle tekrar buluşturuyorum.

İlk izlediğimde çok etkilendiğim, yıllar sonra bile aklımda çıkmamış olan “Türk Pasaportu” belgeselini umarım bir gün tekrar sinema salonlarında veya dijital platformlarda izleme şansımız olur ve hiç izlememiş olanlar da izleme fırsatını yakalar.

Anlatılmamış Bir Hikâye

Belgesel birçok insanın bilmediği bir hikayeyi anlatıyor, siz bu hikayeyi nasıl keşfettiniz ve anlatmaya karar verdiniz?

Projenin diğer yapımcısı Güneş Çelikcan, Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğrenciyken ödevi için bir tez konusu arıyor ve o sıralarda Eskişehir’de ki rayların arasında küçük, mütevazı bir mezar keşfediyor. Mezar taşında “Behiç Erkin, eski Paris Büyükelçisi” yazıyor. Ne işi var bu mezarın burada diye araştırmaya başlıyor. Behiç Erkin’in ailesine ulaşıyor ve böylece 2.Dünya Savaşı zamanında filmde söz ettiğimiz hadiselere dayanan hikayeleri öğreniyor. Bu hikayeleri o zamanlarda filme dönüştürmeye karar veriyor. Mezun olduktan sonra bana ulaştı, bizde üniversiteden tanışıyorduk zaten, bu projeyi beraber gerçekleştirmek istediğini söyledi. 2006 yılının mayıs ayıydı henüz. Ben de bir çok kişinin bilmediği bu gerçekliği anlatmak istedim.

6 Yıllık Bir Yapım Süreci

Belgelere nasıl ulaşıldı?

Türkiye’de, İsrail’de, Almanya’da, Fransa’da, Amerika’da ve İngiltere’de iki, üç kişilik araştırma ekipleri kurduk. Kaynaklara ulaşmak için izinler alındıktan sonra, yazılı belgeler, resimler ve videolara ulaştık. Dışişleri Bakanlığı’ndan arşivlere ulaşma konusunda destek aldık. Arşivlere girince diğer bulduğumuz belgelerle karşılaştırdık. Bu esnada da o tren yolculuklarında bulunmuş insanlara nasıl ulaşacağımıza dair ipuçları edindik. Yaklaşık 2 yıllık bir süreçti bu.

Ulaştığınız kişilerin size yaklaşımı nasıldı?

2008 senesinde insanların kapılarını çalmaya başladık. Tabiki 1944 yılında yaşanmış bir olayı sorgulamak için biri kapınıza geldiğinde büyük bir şaşkınlık oluyor, hele bu kişiler Türk ise bir endişe oluşuyor. Bunun arkasında ne var, niye bu insanlar geldi şimdi diye düşünüyorsunuz. Ve de 64 yıl önce yaşanmış ve belkide hiç hatırlamak istemediğiniz bir hadiseyi biri size hadi anlat diye sorduğunda isteksiz olabiliyorsunuz. O yüzden kolay olmadı. Fakat amacımızı, niyetimizi ifade ettikten sonra bu süreç kolaylaştı.

Röportaj sahneleri çok başarılı ve gerçeklik duygusunu bir an bile kaybettirmiyor. Bu atmosferi nasıl sağladınız ve bu sahnelere nasıl hazırlanıldı?

O kadar hassas ve iç burkan bir hikaye ki insanlara soracağınız soruları belki kırk, elli, kere yeni baştan yazmanız gerekir. Karşı tarafta oluşacak duyguyu tahmin ederek hazırlamanız gerekir ve teknik olarak da mümkün olduğunca uzun ve faydalı yanıtlar vermesini sağlayacak sorular sorulmalı. Yani “evet”, “hayır” diye cevaplanacak sorular sormamalısınız. Ropörtaj yapılacak ortamında o anları hissettirebileceğiniz izole ve sessiz yerler olması gerekir. Bu nedenle Paris’te ki büyükelçiliğin rezidans bölümünde çektik. Sadece gerekli olan teknik ekip içeride bulundu. Başka kimseyi
içeri almadık Önemli olan soruları soran kişiyle cevaplayan arasında duygu yoğunluğunun korunmasI ve hiç bir dış etken olmadan diyalogların sürebilmesiydi.

Canlandırmalarda hiç konuşma yoktu, tüm duygular, anlatılmak istenenler oyuncular tarafında mimiklerle ifade ediliyordu. Bunu başarabilen oyuncular bulmak her zaman kolay değildir. Oyuncuları neye göre seçtiniz?

Özellikle diplomatlara dair araştırmalar yaptık. Hiçbiri yaşamıyor ne yazık ki. Çocuklarıyla konuştuk. Mesela Muhtar Kent (Necdet Kent’in oğlu) çok yardımcı oldu bize. Aldığımız bilgiler sonucunda bu gerçekliği yansıtabileceğine inandığımız oyuncuları seçtik ve çok başarılı olduklarına inanıyorum.

Hangi mekânlar kullanıldı?

Röportajlar için Paris’te çekimler oldu demin dediğim gibi. Sonrasında 2009’da İstanbul’da Sait Halim Paşa Yalısı’nda ve benzeri mekanlarda bir kaç röportaj daha yaptık. Canlandırma sahneleri için Türkiye de sokaklar, caddeler kıscası mimari fiziki olarak uygun değildi. Romanya’da Bükreş’te çekmeye karar verdik. Türkiye’de İstanbul Erkek Lisesi’nde o zamanki büyükelçiliğin iç planlarını çektik. En sona tren sahneleri kalmıştı.

Tren Sahnelerinin Hikâyesi

Türkiye Demiyollarıyla iletişime geçtik, yardımcı olmaya çalıştılar fakat 1944 dönemine ait vagon yoktu ellerinde. Ne içi, ne de dışı uygun olan bir tren bulamadık. Bir tane buharlı çekici var o da Uşak’ta, müzede. Vagonların en eskisi 60’lı yıllarda üretilenler. Biz de vagonları istedik. Sanat direktörlerimize iş düştü. Vagonların içini söktük, metal bir iskelet haline getirdik. 1944’te nasılsa, o şekilde tekrar giydirdik ve dış cephesini de değiştirdik. Bu sefer trenin gidiş sahnelerini nerede çekeceğimizi araştırmaya başladık. Güzergahları belirlemek için “auto drezen” denen bir alet var, bir kutucuk, basıyorsun otomatik hareket ediyor rayların üzerinde, 12-13 gün iki tur yaptılar İzmirle Adana arasında. Çekim noktalarını bu şekilde belirledi yönetmenimiz Burak Arlıer. Sonrasında lokomotif ve vagonlar İzmir, Alsancak İstasyonu’nda birleştirildi. 150, 200 tane figürasyon; 60, 70 kişilik bir film ekibi vardı. Çekimler 10 -15 gün süreceği için ilave lokomotiflerin bazılarını mutfak, restoran ve yatacak yer olarak hazırladık, ekip oralarda kaldı. Birde o vagonların gidebilmesi için bir dizel itici motor bağlandı. Sonra yola çıkıldı. Yol sırasında istasyon çekimleri, iç ve dış çekimler yapıldı. Ardından ekip için hazırlanan ilave lokomotifler çıkarıldı ve helikopterden kuş bakışı çekimler gerçekleşti. Sonra da bitti ama ben de bittim!

Müzikler müthişti. Bir sahneyle müziğin örtüşmesi çok önemli diye düşünüyorum, yoksa sahnede verilmek istenen duygu oluşamaz. Müzik serüveni hakkında bilgi verebilir misiniz?

Öncelikle çok sevdiğim arkadaşım, Şevval Sam’la projeyi paylaşıp ondan fikir aldım. 2 yıl öncesi bu. Şevval beni Kalan Müziğin kurucusu Hasan Saltık ile tanıştırdı. O da bana bazı fikirler önerdi, filmin bazı bölümlerinde onun fikirlerinden yararlandık. Vokalleri de, Şevval Sam yaptı. Ben ayrıca filmin geneline hizmet edecek bir senfonik altyapı olsun istiyordum. Yakın arkadaşlarım, Rem Müzik’ten Alpay Göltekin ve Alp Yenier ile konuştum. Şevvalin seslendirdiği parçalar da dahil bütün filmin müziğini onlar yaptılar. Soundtrack albümü de çıkacak.

Çekim sırasında insanlar birbiriyle görüştü mü? Yıllar sonra karşılaşanlar oldu mu?

Çekilen röportajlardan üç dakikalık bir video hazırlayıp bir resepsiyonda paylaştık. Bir kısmı hala görüşüyordu. Ama salonun bir ucundan öbür ucuna “aaa Lorenzo, sen misin?” diye bağırıp yıllar sonra kucaklaşanlar da oldu.

Süreçteki tutumunuz nasıldı, yapım süreci sizi duygusal anlamda yordu mu?

Özellikle röportajlar esnasında çok üzüntülü anlar yaşadım fakat aynı zamanda da o insanlarla konuşabilmeyi başarmış olmanın bir gururu vardı. İnsanları bulma, ikna etme süreci ve tren sahnesinin çekimi en yıpratıcı zamanlardı. Ama ortaya çıkan iş çok büyük mutluluk verdi.

Yurtdışı Serüveni

Belgesel Cannes Film Festivali’ne gitti, aynı zamanda Harvard Üniversitesi’nde de gösterildi. Nasıl tepkiler aldınız? Sizce Türk yapımı projelere önyargıyla yaklaşılıyor mu?

Belgeseller dünyanın her yerinde en küçüğünden en büyüğüne kadar kültürel anlamda faaliyet üretmek üzere geliştirilmiş, temelde ticari organizasyonlar. Hiçbir festival bu Türk, bu Afgan şeklinde ırksal bir ayrım gözetmez. Bunun en güzel örneği senelerdir üst üste inanılmaz başarılar göstermiş olan Nuri Bilge Ceylandır. Buradaki kriterler, kurduğunuz ilişkiler ve ürettiğiniz filmin kalitesidir. Tabii çok fazla kulis yapılması gerekir, filme harcadığınız para kadar kulis faaliyetlerine de harcamalısınız.

Peki ya bu harcanan miktarın size geri dönüşü olmazsa ve sizce bu geri dönüş ne kadar önemli?

Geri dönüş ihtimalini düşünerek bu filmleri yapamazsınız. Ticari kaygınızın olmaması lazım. Ticari bir ürün olarak ortaya çıkıyorsan ona yönelik çalışmaların yapılması lazım. Dizi, film, maç gibi birçok seçeneği var seyircinin. Senin filmini tercih etmleri için bir sebep lazım. Yok işte “abi türkleri çok yücelten bir film” ya da “ çok ağladık, çok güldük” gibi bazı mesajların oluşması lazım seyirci arasında ki talep artsın.

Belgesel başka nerelerde gösterime girecek?

İskandinav ülkelerinde, İngiltere’de ve İrlanda’da görüşmeler sürüyor. Amacımız Fransa, İtalya, İspanya, Almanya ve Amerika’da ki sinema salonlarına sokmak. Tabii bu işler dağıtıcı firmalarla olan antlaşmalar ve bazı protokoller sonucu gerçekleşiyor. Bu da ciddi bir maliyet demek. Ama DVD’si kitapla birlikte birçok ülkede çıkacak. İnternet üzerinden de izlenmesini sağlayacağız. Sayılı hizmet sağlayıcılarından mobi.com’da izlenebilecek.

Üniversitemizin Katkısı!

Bahçeşehir Üniversitesi nasıl katkı sağladı bu sürece?

Bahçeşehir Üniversitesi’nde Medam’da (Medeniyet Araştırmaları Merkezi) olan arkadaşımız Yael Habif’in önderliğinde akademik çalışmalar, bilgi paylaşımı oldu ve çok faydasını gördük. Ayrıca üniversitenizde profesör olan Heath Lowry’nin de belgeselde röportajı bulunuyor, o da tarihi süreci incelerken bize çok yardımcı oldu.