15.11.2021

Pera Sohbet: Barış Sarhan

“Cemil Şov” yönetmeni Barış Sarhan ile keyifli bir söyleşi

“Kötüyü Konu Etmek, Onu Anlamaya Çalışmak Daha Zengin Geliyor”

50. Rotterdam Film Festivali’nin Big Screen Competition kategorisinde yarışan ve yurt içi festival macerasının ardından vizyona giren Cemil Şov, hiç kuşkusuz yılın en dikkat çeken yerli yapımlarından biri. Yönetmenliğini Barış Sarhan’ın yaptığı ve başrollerinde Ozan Çelik, Nesrin Cavadzade, Alican Yücesoy ve Cezmi Baskın’ın yer aldığı film, oyuncu olmak isteyen bir AVM güvenlik memurunun trajikomik hikâyesini anlatıyor. Filmin senaryosu ise T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, İKSV Köprüde Buluşmalar, Saraybosna Film Festivali, !f, Sundance Senaryo Lab, First Cut Lab ve Antalya Film Forum gibi uluslararası film geliştirme platformları tarafından desteklenmişti.

Filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi olan Barış Sarhan ile gerçekleştirdiğim bu röportajda filmi, hikâyesi, çekimleri, gelecek hedefleri ve merak ettiğim başka noktaları da konuşma fırsatı buldum. Keyifli okumalar.

Cemil Şov ile uzun metraj yolculuğunuza başladınız. Öncelikle filmin hikâyesinin nasıl ortaya çıktığından bahsedelim isterseniz. Fitili ateşleyen olay ne oldu?

Bir AVM’nin arkaya açılan kapısın gördüğümde yapmak istediğim filmin nerede geçeceğini bulmuştum. Sonrasında nasıl bir kişiyi burada çalıştırmalıyım diye düşünürken, ünlü bir aktör olmak isteyen ama vitrinlerin arka tarafında çalışmak zorunda olan birinin bu mekana çok iyi uyacağını düşündüm.

Filminiz yedi yıl gibi çok uzun bir sürenin ürünü. Bu da doğal olarak filmin her karesindeki olgunlukla kendisini hissettiriyor. Bu yedi yıl sizin nasıl geçti?

Uzun sürmesinin esas nedeni filme finans bulmaya çalışmaktı tabi. Fakat bu süreçte filmi geliştirmeye devam ettim ben. Elimde tek başıma yapabileceğim bir tek yazmak kalmıştı. Ben de durmadan yazdım. Özellikle de ilk filmini yazan bir senarist olarak bu yılların senaryoyu olgunlaştırmamda etkisi olduğunu görüyorum.

Cemil Şov’un 2015 tarihli kısa film versiyonu da mevcut. Kısa filmin mevcut hikâyesini uzun metraja geliştirme noktasında zorlandığınız veya daha rahat hareket ettiğiniz noktalar oldu mu?

Aslında tersi oldu. Baştan beri uzun metraj film projesiydi Cemil Şov. Bir yerde bu hikâyenin kısasını yapmanın iyi olacağına karar verdik. Uzun senaryonun içinden bazı sahneleri seçip birkaç sahne ekleyip kısasını yazdım. Ben faydasını gördüğümü düşünüyorum. Kafamdaki dünyayı daha önce kurmak sonrasında uzunu çekince kendime olan güvenimi artırdı. Daha rahat oynayabildim atmosfer üzerinde. Biçimsel tercihlerimi rafineleştirdi diyebilirim.

Filmi bir bütün olarak incelediğimizde damakta çizgi romansı bir tat da bırakıyor. Kısa ve uzun metrajın ardından Cemil Şov’u çizgi roman olarak deneyimleme şansımız da olur mu ilerleyen zamanda?

Birkaç arkadaşım daha bu öneride bulundu. Bence bu tadı bırakmasının esas sebebi sıkı bir grafik roman hayranı olmam. Grafik romanların dekupajı, sahne tasarımları ve kurguları filmi tasarlamamda çok işime yaradı bence. Tüm storyboardlarımı ben çizdiğim için de filmin böyle bir tadı olabilir belki ama Cemil’in dünyasında daha çok takılmak istemiyorum sanırım. İleride hem yazıp hem çizdiğim bir grafik roman yapma hayalim var. Üzerinde çalışıyorum.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki hiçbir fikri olmayan bir sinemasever filmi izledikten sonra bunun ilk uzun metraj olduğuna kolay kolay inanmaz. Uzun yıllar verilen emek hiç kuşku bunda ilk etmenlerden biri ama siz başarınızın ardındaki sırrı neyle açıklarsınız?

Teşekkür ederim. Ben en baştan beri natüralist ve gerçekçi bir sinema yapmak istemedim. Sinemanın araçlarının hemen hemen hepsinden sonuna kadar yararlanmak gibi bir tarzım var. Renk, ritim, doku, kamera, oyunculuk, mizansen hepsini bir sahnede ne kadar maksimize edersem o kadar iyi olacağını düşündüm bu filmde. Filmin bu bakış açısını kaldırabilecek bir yapısı vardı çünkü. Ben de kendi şovumu yapmak istedim diyelim. İlk film için biraz farklı bir hareket olduğunu biliyordum. Bu riski almak istedim. Altından kalkamayabilirdim ama ekibim çok tecrübeli insanlardan oluşuyordu. Bu da benim şansım oldu diyelim.

Filmin hikâyesinin ortaya çıktığı AVM, günümüz tüketim toplumlarında zıtlıkları bir arada barındıran devasa yapılar olarak sistem içinde kendine yer buluyor. Siz ışıltılı ve görünen ön taraf yerine belirsizliklerle dolu olup depresif ve karanlığa açılan arka tarafa odaklanıyorsunuz. Bilinmezliğin çekim alanındaki tekinsiz sularda hikâye anlatmak nasıl bir duyguydu?

Oldukça sinematografik. Karanlık, sinemanın en çok kullandığı görsel ve anlamsal evren. AVM’lerin arka koridorlarını gördüğümde oradaki renkler, derinlikler, detaylar çok çekici geldi bana. Biraz distopik de aynı zamanda. Sinemada hikâye anlatma bazen görselden metne doğru da olabiliyor. En azından benim için. O mekanları gördükçe, oradaki insanlarla tanıştıkça metnim şekillendi. Bir AVM gezisi sırasında bizi kontrol eden güvenlik müdürü bir segwayin üzerinde gelince “İşte bu!” dedim. Hemen kendi güvenlik müdürümü de segway kullanan biri yaptım mesela. Bunun nedeni hem sinematografik hem anlamsaldı.

Tabii bir de Turgay Göral ve Cemil’in ona dönüşümü var. Orada da bir kabus atmosferi yaratmak için çalıştık. Yeşilçam sahneleriyle de birleşince kendine özgü bir karanlığı oldu.

Film boyunca Cemil karakterinin dönüşümünü adım adım izliyoruz ve bu değişim de karakteri adeta bir yelpaze gibi açıyor. Böylesine bir dönüşümü vermek senaryo yazımında ne gibi zorluklar barındırıyor ve bunları nasıl aştınız?

Çok fazla draft yazarak aşmaya çalıştım. İlk senaryosunu yazan birinin ilk draftını sevmesi çok anlaşılır bir şey ama aynı zamanda çok tehlikeli. Ben de ilk draftı yazınca “Tamam” demiştim ama daha sonra bu işi bilen insanlarla konuştuğumda elimdekinin şekilsiz bir çamur olduğunu anladım. Bunu kabul etmek her defasında çok zor oldu. Her draftı bitirdiğimde “Bundan iyisi çıkmaz benden, tamamdır, ben bu kadar biriyim” diyordum. Ama bu yirmi defa tekrarlanınca anladım ki her defasında insanın içinden yeni şeyler çıkıyor. Zamanla aynı çamur yavaş yavaş biçimlenmeye başladı.

Filmde Nesrin Cavadzade ve Alican Yücesoy’un performansları da üzerine konuşulmaya müsait fakat Ozan Çelik hikâyeyi öyle bir sırtlamış ki filmin isminde olduğu gibi adeta tek kişilik bir şov sunuyor. Ozan Çelik’in rolüne hazırlığı nasıl gerçekleşti? Oyuncu yönetimi noktasında nelere dikkat ettiniz?

Genelde bu sorunun altından çok ilginç bir hikâye çıkması bekleniyor nedense. Seyirciyle de yapılan soru-cevaplarda en fazla sorulan sorulardan biri de bu oluyor. Ozan üç ay Toros Dağları’nda bir barakaya kendini kapattı ve karakterini öyle çıkardı gibi. Ama pek öyle değil. Ozan zaten çok iyi bir oyuncu. Karakteri okur okumaz büründüğü ilk şekil benim için etkiliydi. İşin zorluğu o şekle büründükten altı yıl sonra filmi çekebilmiş olmamız. Bu süreçte biz arkadaş olduk. Cemil’i yapma-yapamama meselesi ortak kaderimiz oldu. Bu manada ikimiz için de zorlu bir süreçti.

Bir taraftan da kendi adıma oyunculuk yönetiminin kamera, kurgu, makyaj, mizansen gibi sinematografik araçların varlığıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yönetmen oyuncudan o oyunu çıkartabilmek için gerekli ortamı ayarlamalı. Bazen oyuncunun fiziksel varlığı, yüzünün şekli, üstüne vuran bir ışık onun oyunculuğu oluyor. Bazense sadece oyuncunun kişisel performansı hissedilen duyguyu çok yukarı taşıyor. Birlikte çalışıyor bu iki durum yani.

Hem atmosfer olarak hem de hikâye olarak böyle bir rolü her oyuncu ister. Ama çok azı altından kalkabilir. Ozan bence de bunu başardı.

Yeşilçam’ın sert ve kötü adamı Turgay Göral’ı kendisine örnek alan ve onun rollerini ezberleyen Cemil, bir süre sonra gerçeklik ve hayal arasındaki o ince noktada buluyor kendisini. İyi yerine vahşi ve şizofrenik belirsizliklerle dolu kötü bir karakteri anlatma tercihinizi etkileyen noktalar ne oldu?

Cehennem her zaman daha maceralı, eğlenceli bir yer olmuştur. Dayım, bir keresinde “Cehennem çok daha eğlenceli, ben oraya gitmek istiyorum. Tüm ünlüler orada” demişti. Bana da kötüyü konu etmek, onu anlamaya çalışmak hem sinemanın gösterebileceği şeylerin kapasitesi, hem de içsel keşif anlamlarında daha zengin geliyor. İçimdeki iyiliği keşfetsem pek matah bir şey olmaz diye düşünüyorum kendim için de.

Filmde beni en çok heyecanlandıran nokta ise film içinde film sahnelerinin yer alması. Sinemada son yıllarda buna en yakın örneği ise Quentin Tarantino’nun Once Upon a Time… in Hollywood filminde izlemiştik. Yeşilçam’ın siyah-beyaz estetiği ve hikâye anlatımıyla bambaşka bir dünyanın içine girip kendi Yeşilçam’ınızı yaratarak sahneleri çekme süreci nasıl işledi?

Projede en uzun uğraştığınız kısım da sanırım bu bölümlerin yazılıp çekilmesiydi. Evet, çok detaylı bir ön çalışma yaptık o kısma. Cemil’in bir AVM’de çalışan ve çok ünlü olmak isteyen biri olduğuna karar verdikten sonra, onun kendi trajik sonunu hazırlayan taşları örecek bir figüre ihtiyacım vardı. Zehirli bir öykünme ya da olmayacak bir kıyaslamaya gitmesi gerektiğini hissediyordum içimde. Tam bunlar üzerinde çalışırken eskiden çok ünlü ama şu an hayatının son demlerini yalnız yaşayan bir Yeşilçam oyuncusu belirdi önümde. Turgay Göral’in hikâyeye girişi sonrası her şey çorap söküğü gibi geldi zaten. Filmleri, anı defteri, evi, sesi, ölümü… Benim için o filmleri eklememin bir nedeni de filmin içindeki varlığının Cemil’in karakter dönüşümü için elzem olmasının yanı sıra yapımının da çok eğlenceli olacak olmasıydı. Doğalcılığın, gerçekleri olduğu gibi aktarmanın sinemayı biraz fazla ele geçirdiğini düşünüyorum. Gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır ibaresinin seyirciye atılan bir olta gibi bir işlevi var artık. Bu nedenle daha kurgu karakterlerin, dışavurumcu bir estetiğin hakim olduğu o dönem sinemasını yeniden üretmek çok heyecan verici geldi bana.

Cemil’in hikâyesi filmin bir noktasından sonra Yeşilçam filmlerini izlediğimiz Turgay Göral’ın hikâyesiyle aynı paralellikte ilerliyor. Ana olay ve arka plandaki Yeşilçam filmlerindeki olayların özdeş ilerleyişi kurgu noktasında zorluklar yarattı mı?

Senaryoda bu paralel yapı o kadar baskın değildi. Filmi çekmeden önce Yeşilçam filmlerini bu kadar güzel olabileceklerini tahmin etmiyordum. Kurgu sırasında gözüm hep kullanmadığımız eski sahnelere kayıyordu. Bir yerden sonra kurgunun yapısındaki paralelliği artırmak istedik. Kurgu sinemanın en büyülü yeri. Öyle ki iki art arda gelen sahne arasında zihin ister istemez bir ilişki kuruyor. O yüzden o özdeşlik kendiliğinden oluveriyor. Tabi buradan her koyduğun şey birbiriyle ilişkileniyor gibi bir anlam çıkmasın. Zaten bir tema bütünlüğü olması buradaki kilit unsur bence. Yeşilçam sahnelerinde de bugün geçen sahnelerde de alttan alta bir ortak tema vardı bence. Mesela bir kötü adam karakterinin neden kötü olduğuyla ilgili sahneler çektik eski filmlerde. Normalde özellikle bizim sinemamızda kötü adamla özdeşlik kuran hikâyeler yok denecek kadar azdır. Bu tema filmin de bütününe yayılan temalardan biri.

Filmi tek cümleyle anlat deseler sanırım bunun için en uygun tanım “Yeşilçam’ın kötü adamlarına yapılan bir saygı duruşu” olacaktır. Sizin için Yeşilçam ve kötü adam rolleri neyi ifade ediyor?

Ben öyle anlatmazdım ama tabii bir noktadan sonra film sizin değil, izleyen seyircinin filmi oluyor. Benim için Yeşilçam’ın çok derin anlamları yok açıkçası. Aynı dönemin dünya sinemasına baktığımızda Yeşilçam’ı sinema sanatında nereye oturtmamız gerektiğini daha iyi anlıyoruz. Ama tabii kültürel bir miras olarak hala değerli. Diğer taraftan kötülük kavramı benim için daha önemli. Kötülüğü anlamak, neden kötü olunur ya da insanın karanlık yönleriyle ilgilenmek beni çok heyecanlandırıyor. Ama bu her zaman çok büyük bir kötülük yapmak, kadınların haplarına içki atıp onları kaçırmak olarak anlaşılmamalı elbette. Günlük hayattaki ufak kötülükler, bencillikler, kibir, hınç gibi duyguların ruhumuzdaki yeriyle ilgilenmek istiyorum gelecekte de.

İlk uzun metrajınızda “Şu noktayı daha iyi yapabilirdim” dediğiniz yerler oldu mu? Bu film size ne gibi tecrübeler kazandırdı?

Şu an çeksem daha iyi çekebilir miydim emin değilim. Ama zaman geçtikçe, filmle mesafelendikçe daha nesnel olabileceğim sanırım. Diğer taraftan film, yaptıkça öğrenilen bir sanat. İç güdülerime daha çok güvenmek istiyorum zamanla. Evde tek başına hayal ettiğiniz bir dünyayı, onlarca kişinin sizin için yaratmaya çalışması, sonunda da zihninizdekine çok benzer bir şeyin önünüzde canlandığını görmek çok şaşırtıcıydı benim için ilk filmde. O şaşkınlık yaşandı bitti. Şimdi artık hayal ettiğim her şeyin gerçekleşebileceğini ve bir şekilde birileri için anlamlı olabileceğini anlamak o kadar değerli bir bilgi ki… Çok daha farklı çok daha gidilmemiş alanlara gitmek de demek ki aynı derecede anlamlı olabilir. Daha da farklı işler yapabileceğimi öğrenmiş oldum.

Bir taraftan da filmin ana yapımcısı olduğum için o tarafta da çok tecrübem oldu. Bir filmin sürecinin setten çıkınca bittiğini değil başladığını anlamış oldum. Bu işin kesinlikle yalnız yapılamayacağını, en başından en sonuna kadar sizinle birlikte yola devam edecek birilerinin olması gerektiğini anladım. Çok şanslıyım ki şimdiki ortak yapımcım Umut Eğitimci bir süre sonra projeye dahil oldu. Film çekiminden sonraki süreci hala birlikte yönetiyoruz.

İlerleyen süreç için üzerinde çalıştığınız kısa veya uzun metraj projeler varsa onlardan da kısaca bahsedebilir misiniz?

Bir film noir çekmek istiyorum. Cemil Şov’un içindeki siyah beyaz sahneler gibi duran bir suç hikâyesi. Sette o sahneleri çekmek o kadar hoşuma gitmişti ki, yeni filmin böyle gözükmesini istediğime karar verdim.