09.08.2021

Pera Sohbet: Jale İncekol

Yönetmen olmaya nasıl karar verdiniz ve yönetmenlik serüveniniz nasıl başladı?

Yönetmenlik kaçınılmaz olarak yapılan mesleklerden, başka bir seçeneğiniz yok hissiyle bir gün bir bakıyorsunuz yönetmen olmuşsunuz. Benim için de öyle oldu.

“Senden Başka” ve “Kavak Yelleri” gibi çok sevilmiş işlerin yönetmenliğini yaptınız. Geçmiş işlerinizden biraz bahsedip o işlerde yer almaya nasıl karar verdiniz ve yönetmenlik kariyerinize ne gibi etkileri oldu paylaşabilir misiniz?

1991 yılından itibaren televizyon sektöründe pek çok dizi filmde önce yardımcı yönetmen sonra yönetmen olarak çalıştım. Senden Başka çok sevdiğim bir proje idi ancak uzun ömürlü olmadı, sette çekimler devam ederken yapımcının beni arayıp dizinin bittiğini söylediği anı unutmuyorum, çok üzülmüştüm. Kavak Yelleri ise meslek yaşamınız boyunca karşınıza ancak bir ya da iki kez çıkabilecek işlerden. Bu yalnızca benim fikrim değil tabii, dört yıl boyunca beraber emek verdiğimiz kamera önü ve arkasındaki ekip arkadaşlarım için de öyle. Biz çok uyumlu ve birbirine bağlı bir ekiptik, bitmesinin üzerinden çok zaman geçti ama hala aramızda yerinin ayrı olduğunu konuşuruz. Kavak Yelleri benim yönetmenliğe tutkuyla bağlanmamı sağlayan iş oldu, çok severek yaptım, ne kadar zor ve yorucu olsa da her gün sete koşarak ve heyecanla gittim. 

“Müzikli Bir Hikaye” ve “Umutlu Bir Hikaye” filmlerinizin hikayelerinden ve yolculuklarından biraz bahsedebilir misiniz?

Müzikli Bir Hikaye, İzmirli müzik öğretmeni Aslı Tanrıkulu’nun Muş’un Varto İlçesi’nde bir mezra okulunda öğrencileriyle kurduğu 40 kişilik orkestranın hikayesini anlatıyor. Taşımalı sisteme mecbur bırakılmış çocuklar, Aslı Öğretmenle beraber hayatlarında ilk defa bir müzik öğretmeniyle tanışıyorlar. Macera, hayvan derileriyle un elekleriyle tellerle çivilerle yaptıkları müzik aletleriyle başlıyor ama öğrenciler bir süre sonra gerçek müzik aletlerine kavuşuyor ve bir yıl içinde Türkçe Kürtçe İngilizce şarkılar çalıp söyleyen bir orkestraya dönüşüyorlar. Umutlu Bir Hikaye’de ise emekli müzik Öğretmeni Şükran Akdeniz yıllar sonra memleketi Lüleburgaz’a dönüyor ve kendi köyünün kadınlarıyla Ertuğrul Köyü Cumhuriyet Kadınları Korosu adını verdiği bir koro kuruyor. Kadınların yaşları 40 ile 82 arasında, tamamı ilkokul mezunu. Koro Bir yıl içinde elliye yakın konser veriyor, kadınlar sahnede büyük bir özgüvenle hem türküler marşlar söylüyor, hem de kendi kültürlerini tanıtıyorlar. Her iki hikaye de ilk duyduğum anda beni büyüledi.

“Bu İşte Bir Umut Var” belgeselinizin hikâyesi neydi? Fikir nasıl ortaya çıktı ve hayat buldu?

Köy Enstitüleri Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlanma projesiydi. Kapatılmasının üzerinden uzun yıllar geçti, tarihçesi ve kapatılma nedenleri bu güne kadar pek çok kitabın ve filmin konusu oldu. Bu İşte Bir Umut Var filmi ile amacım bugünün eğitimcilerine, öğrencilerine ve ailelere ışık tutacak, günümüz Türkiye’sinde malesef itibarını yitirmiş öğretmenlik mesleğinin önemine vurgu yapacak, her yaş ve eğitim grubundan insanın kolayca izleyip anlayabileceği bir film yapmaktı. O nedenle tarihsel süreçten ve kapatılma nedenlerinden çok enstitülerin yarattığı eğitim ordusunun ülkenin kalkınmasında nasıl öncü olduğu, köy enstitüsü ruhu ve öğretmenlik mesleğinin kutsallığı konularına yoğunlaşmak istedim. Filmde kamera önünde yer alan yaklaşık iki yüz kişinin tamamının gerçek öğretmenlerden ve öğrencilerden oluşması çekim sürecini kolaylaştıran ve benim için çalışmayı daha anlamlı hale getiren bir deneyim oldu.

Son olarak “Narperi’nin Bileziği” belgeselini çektiniz. Özellikle kadınların deneyimleri üzerine odaklanan, alışılmış imgeleri ve kalıpları kırmayı amaçlayan bir belgesel. Biraz belgeselin konusundan bahsedip “bez bebek” in neyi sembolize ettiğinden ve bu belgeseldeki öneminden bahsedebilir misiniz?

Muş ve Lüleburgaz’da çektiğim iki projede, gerçek başarı hikâyelerine dair süreci anlatmıştım. O nedenle her iki filmde de hikayenin kahramanlarından tıpkı birer oyuncu gibi yaşadıklarını en başından itibaren tekrar canlandırmalarını istedim, filmi başa sararak, hikayeyi sette hep birlikte yeniden deneyimledik.

Yeni çekeceğim projede ise bu kez hikayenin oyun kurucu ben olmalıyım diye düşündüm. Bunun üzerine kurgusal bir atölye oluşturdum. Bu sefer yalnızca filmin kahramanı olan kadınlar değil ben ve projeye dahil olan herkes hikayenin bir parçası haline gelecek, hep birlikte dönüşüp değişecektik. Gerçekten de hepimiz için hem eğlenceli hem öğretici bir süreç oldu.

Hikaye, çeşitli engellerle ilkokul ya da ortaokul sonrası öğrenimine devam edememiş ve meslek sahibi olamamış kadınlara, gelir getirecek beceriler kazandıran bir atölye oluşturma düşüncesi üzerine kuruldu. Atölye sürdürülebilir olması amacıyla başlangıçta 3 aylık bir sürece yayıldı. Filme aynı zamanda adını veren Narperi’nin Bileziği masalı Yazar Esen Armağan Özakbaş’a ait. Klasik masallarda at erkeğe yakıştırılıp “at avrat silah” üçlüsü erkeğin gücünü temsil ederken, Narperi’nin Bileziği masalında kadın, terzilik yaparak kazandığı parayla at satın alıyor, at sırtında çevre köylere gidiyor. Esen’le filmin senaryosu üzerine epeyce kafa yorduk. Tabii sette kamera önündekiler, gerçek kişiler olduğunda tahayyülünüzün dışında sürprizlerle karşılaşmanız kaçınılmaz oluyor ve yönetmen olarak gerçeğin çekim gücüne kapılıyorsunuz. Ben de sette olabildiğince, Hambat Ova’sının o muhteşem kadınlarının gerçekliğine ve doğallığına alan açtım. Projenin en büyük kazanımlarından biri kadınların ürettiği ürünlerin sosyal medya üzerinden satılmaya başlaması oldu, kurgu gerçeğe dönüştü. Bir taraftan hazırlık süreci boyunca gerçeği senaryolaştırırken diğer yandan sette gerçeğe dönüşen kurguyu senaryolaştırdığımız temposunu hiç kaybetmeyen bir süreç yaşadık.

Filmde atölyenin pek çok el emeği ürünü arasında bez bebek, metaforik değeriyle öne çıkıyor. Bez bebek,evcilik oyununu, anneliği, doğumu çağrıştırıyor, kadınları zaman zaman çocukluklarına, zaman zaman annelik deneyimlerine götürüyor.

Bu belgeselde beraber çalıştığınız kadınların deneyimleri size neler kattı? Sizde iz bırakan anılar ve serüvenler yaşadınız mı?

Projenin amacı, kurgusal atölyenin filmin bütün bileşenleri üzerindeki etkilerini gözlemek ve sonuçlarını değerlendirmekti. Kazanımlarımız benim hayallerimin çok üstünde oldu. Çekimlerini henüz iki gün önce tamamladık ve kamera önündeki Bozkurtlu kadınlarımızla atölyenin kurgusal yürütücüleri ve filmin çekimlerini gerçekleştiren film ekibi arasında kopmayacak bir bağ kuruldu. Filmin kendisi kadar kamera arkası da çok eğlenceli ve her birimiz için öğretici oldu. Pandemi nedeniyle bir süre ertelediğimiz projeyi çok doğru bir zamanda çok doğru bir yerde muhteşem kahramanlarla ve çalışkan genç bir teknik ekiple gerçekleştirebildiğim için çok mutluyum. Hayatıma iyi ki yollarımız kesişti dediğim pek çok insan dahil oldu, ‘ Bu bir veda değil, sadece virgül koyuyoruz’ diyerek gözyaşlarıyla ayrıldık birbirimizden, iletişimimiz şimdilik yoğun bir şekilde whatsaap üzerinden sürüyor, filmin galasında bütün ekip yeniden kavuşup hasret gidereceğiz.

Özellikle dijital platformların artışıyla belgesellerin daha fazla önem kazanmaya başladığı ve izlendiği bir dönemdeyiz. Sizce belgeseller kişilerin hayatlarında gerçekten farkındalıklara sebep olup olumlu değişimlere vesile oluyor mu? Gözlemlerinizden biraz bahseder misiniz?

Evet öyle olması sevindirici ancak yeterli değil. Daha çok sayıda art house işe yer veren platforma ihtiyaç var. Ancak bu mümkün müdür, bilmiyorum. Yani Türkiye’de mümkün müdür?? Öyle olsa benim gibi küçük bütçeli bağımsız işler yapan yönetmenlerin üretimlerini sürdürebilmeleri için imkan yaratılmış olur. Belgesel filmler yapmaya başladıktan sonra, belgesellerin izleyenler üzerinde olumlu değişimler yarattığına dair çok fazla gözlemim oldu, çok fazla değişim ve dönüşüm hikayesiyle karşılaştım. Hatta Narperi’nin Bileziği filminin kahramanlarının Umutlu Bir Hikaye’yi izleyip filmden etkilenen Bozkurt’lu kadınlarımız olması tesadüf değil.

Dizi, film ve belgesel yönetmenliği yaptınız. Bir yönetmen olarak çektiğiniz türlerde çalışma şeklinizde ne gibi farklılıklar oluyor? Hazırlık ve çekim süreçlerinde ne gibi farklar var?

Televizyon sektöründe, çalıştığınız yapım firmasının sağladığı olanaklar elbette pek çok yükü omuzlarınızdan alıyor ancak tabii sizden firmanın ve kanalın koşullarına uyum sağlamanız bekleniyor, bu da her zaman çok kolay olmuyor. Bağımsız olduğunuzda ise pek çok işle siz ilgilenmek zorunda kalıyorsunuz, işin daha önce deneyimlemediğiniz alanlarında efor sarf etmek sizi yoruyor, her ne kadar istemeseniz de filminizin aynı zamanda yapımcısı da oluyorsunuz ama bunun karşılığında bütün kararları tek başınıza özgürce siz veriyorsunuz. Şimdi geçmiş deneyimlerimi sevgiyle anıyorum ama yaptığım işlerle eskisine oranla çok daha mutlu, huzurlu faydalı ve üretken hissediyorum kendimi.

Hızla artan dijital platformlar hakkında ne düşünüyorsunuz? İlerleyen zamanlarda bu platformların yönetmenler adına sizce nasıl bir etkisi olacak?

Çok olumlu etkileri olacak, oluyor da hatta… Dizi sektörüyle ilgili duyduklarım beni çok sevindiriyor, ‘Çok sayıda ekip neredeyse aralıksız çalışıyor, yeni işler için ekip kurmakta zorlanıyoruz.’ Deniyor. Daha ne olsun?

Yönetmenliğe adım atmak isteyen kişilere ne gibi önerileriniz olurdu? “Bana zamanında söylenseydi çok faydalı olurdu.” dediğiniz deneyimler var mı?

Önce duygularını çok iyi tartsınlar. Bu işi gerçekten yapmak istiyorlar mı? Her türlü zorluğa rağmen her koşulda tutkuyla film çekmeye devam edecekler mi? Yönetmenlik, “yaparsam iyi olur” düşüncesiyle yapılacak bir iş değil. İş değil aslında, aşk. O aşk yoksa olmaz, gün gelir pişmanlık ve keşkelerle dolu bir hayatları olur, bu durum da hem kendilerini hem yakın çevrelerini mutsuz eder.