15.01.2022

Pera Sohbet: Murat Çetinkaya

Sevgili Murat Çetinkaya ile sinema eğitimine, çektiği kısa filmlere ve senaryo yazım süreçlerine dair çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik

Kendisinden, sinemacı olmak isteyen ya da sadece sinemasever olan herkes için çok aydınlatıcı ve öğretici tüyolar aldım. Kapsamlı röportajımızı sizlerle buluşturduğum için çok mutluyum.

Sinemaya İlk Bakış ve Uzun Soluklu Bir Eğitim Süreci

İlk izlediğin filmi veya ilk sinema deneyimini hatırlıyor musun? Sinemaya olan ilgin ne zaman ve nasıl başladı? Biraz bahsedebilir misin?

Sanırım film izlediğimin farkında olarak izlediğim ilk filmler Ninja Kaplumbağlar ve Aladdin’in Sihirli Lambası. Bu iki filmi 5 – 6 yaşımdayken art arda iki hafta sonu Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin sinemasında izlemiştim. Bunun ardından ilk ciddi sinema deneyimim olarak 7 – 8 yaşımda yine aynı salonda izlediğim Aslan Kral’ı gösterebilirim. Tam anlamıyla bir sinema deneyimiydi. Ana karakterle kurulan empati, iyi – kötü çatışması, karakterin yolculuğu, climax… Bir güzel ağlamıştım zaten.

Bütünlüklü bir film deneyimi olarak tanımlayamasam da sanırım ilk çok güçlü sinemasal deneyimim 9 – 10 yaşımdayken bir televizyon filminde gördüğüm bir sahne. Hangi film olduğunu bilmiyorum ama o an yaşadığım dehşeti hala capcanlı hatırlıyorum. Bir grup kör adam görme yetisi olan bir adama sinsi bir tuzak kuruyordu. Sanırım bu sahneyi izlemek ilk güçlü sinema deneyimim olmuştu.

Sinema üzerine uzun soluklu bir eğitim hayatın var, aldığın ve hala almakta olduğun eğitimlerden bahsedebilir misin?

Lisans eğitimimi İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema Televizyon bölümünde tamamladım. Bilgi Üniversitesi Sinemayla tanışmak ve sinemacılığın ilk adımlarını atmak için doğru yerdi. Öncelikle, Bilgi’de ülkenin çoğu üniversitesinden farklı olarak özgür ve medeni bir ortam vardı. Feride Çiçekoğlu, Fatih Özgüven, Serazer Pekerman, Nurşen Bakır, Dirk Schafer gibi hocalar sayesinde öğrenciler İlk dersten itibaren geleneksel, kemikleşmiş, sınırlayıcı bakış açılarından, ilişkilenme biçimlerinden sıyrılmaya davet ediliyorlardı. Benim Bilgi öncesine kadar hayatla kurduğum ilişki belirli açılardan törpülendi, zamanla kırıldı. Ben farkında bile olmadan oldu bu. Hayatla kurduğumuz bu taze ilişkiyi sinemayla da kurmaya davet ediliyorduk. Bu dört yıl boyunca böyleydi. Bunu çok değerli buluyorum.

Lisans eğitimimden hemen sonra bir kısa film daha yaptım. Bu dönemde sinemayı bir yaşam biçimi olarak benimsemeye başlamıştım. Çalışmaya, öğrenmeye, üretmeye hazırdım. Bu enerjimi çok iyi bir yüksek lisans programında değerlendirmek istedim. Yurt içi ve yurt dışındaki okulları ve programları araştırarak geçen birkaç ayın ardından İngiltere’de bulunan The London Film School’da Senaryo Yazımı üzerine yüksek lisans yapmaya karar verdim. Kabul almak için epey uğraştım ama buna değdi. Dünyanın en iyi film okullarından birinde, sinemaya saygı duyan eğitmenlerle, uluslararası izler bırakmış sinemacılarla aynı ortamda bulunmak çok güzeldi. Bu dönemde sinema kültürümün ve senaryo yazımına yaklaşımımın ciddi ölçüde güçlendiğini düşünüyorum. Bunun yanında, uluslararası bir ortamda, farklı bir ülkenin günlük hayatına uyum sağlamak zorunda olmanın üzerimde olgunlaştırıcı bir etkisi oldu.

Yüksek lisanstan sonra hemen Türkiye’ye dönüp film çalışmalarına devam ettim ama bir yandan da akademik ortama veda edemedim ve doktoraya başladım. Akademik kariyer hedefimden emin değildim ama başladım işte… Şu anda iyi ki de başlamışım diyorum. Doktora yaptığım yıllar süresince sinemaya ve dünyaya daha bilinçli yaklaşan biri haline geldiğimi söyleyebilirim. Önce Yeditepe Üniversitesi Medya Çalışmaları programında başlayıp tüm dersleri verdim. Medya çalışmaları bana sinema eğitimimin sunmadığı bir bilinç düzeyi sundu. Hiç yapmadığım okumalar yapıp, tartışmalara girdim. Tüm dersleri tamamladıktan sonra bu programda tez yazmak istemediğime karar verip Maltepe Üniversitesi Sinema Sanatta Yeterlik programına geçiş yaptım. Sanatta Yeterlik programı tez odaklı değil, eser odaklı bir akademik program. Sinemaya yönelik hedeflerimle daha uyumlu bir program. Şu anda bu programda tez aşamasındayım.

Doktora yaparken öğretmenin ve öğrenmenin ne kadar değerli olduğunu daha iyi anladım. Bu farkındalık beni öğretim görevliliğine yöneltti. İki buçuk yıldır üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. Öğrencilerle bilgi ve deneyimlerimi paylaşmayı seviyorum. Şu anda Bilgi Üniversitesi’nde derslere giriyorum ve memnunum.

Sinema eğitiminde ne gibi zorluklar yaşadın? Bu zorluklar sana neler öğretti?

Sanırım tüm eğitim hayatım zorluydu. Özellikle yüksek lisans ve doktora çok yıpratıcıydı. Bu biraz da yapabileceğimin en iyisi için kendimi çok zorlamış olmamdan kaynaklanıyordu. Ancak, hep mutluydum. Başlıca zor dönemleri hatırlamaya çalışırsam, lisans bitirme filmimden bahsedebilirim. Filmi 35 mm. negatife çekmiştim ve film 20 dk.lık uzun bir kısa filmdi. Üstelik ana karakteri çocuk oyuncuydu. Profesyonelce çektiğim ilk filmimde her şeyi bu kadar zorlaştırmış olmamı şu anda bir hata olarak görüyorum. Bunun yanında, 35 mm. çekmiş olmam da büyük bir zorluktu ve “gereksiz bir çaba mıydı acaba?” diye bazen hala kendime soruyorum ama bu deneyimin bana disiplinli ön hazırlık yapma prensibi ve hızlı karar verme yetisi kazandırdığını düşünüyorum. Tamamen bir hata olduğunu söyleyemem.

Yüksek lisansa gelirsek, hem program çok yoğun ve disiplinli çalışma gerektiren bir programdı, hem de sınıfımdaki on iki öğrenciden onu “native speaker”dı. Böyle bir sınıfta screenwriting eğitimi almak zordu. Başlarda dersleri takip etmekte biraz zorlanmıştım. Tabii o ortam sayesinde İngilizcem oldukça gelişti. İngilizce konusu bir kenara, yetenekli ve tutkulu sinema öğrencilerinden oluşan uluslararası bir sınıfta başarılı olmaya çalıştıkça sinemayla ilişkim de çok yoğunlaşmıştı. Bunun yanında, o ortamda başarılı oldukça sinemacı olarak özgüvenim güçleniyordu ve bu boş bir özgüven değildi. İngiltere’deki yüksek lisans eğitimim, çalışmaktan başka hiçbir şey yapmadığım ilk dönemiydi hayatımın. Sinemayı bir yaşam biçimi olarak görmenin ilk gerçek adımlarıydı belki de.

Eğitim hayatında mutlaka hayatına dokunan, yürüdüğün yolda “iyi ki karşılaşmışım” dediğin insanlar ve olaylar vardır. Onlardan biraz bahsetmek ister misin?

Bilgi Üniversitesi hocalarının neredeyse tamamının öğrenciyi bilgi bombardımanına tutmaktansa öğrenciye vizyon kazandırmaya ve bakış açısını geliştirmeye öncelik vermiş olmasını hep değerli bulmuşumdur. Kendi sinema dilimi bulma yolundaki ilk önemli farkındalık anım ise Feride Çiçekoğlu’nun ikinci sınıfın Güz döneminde çektiğim bir kısa filmdeki tek bir planın üzerinde özellikle durup o plandaki görsel anlatım gücüne dikkatimi çekmesiydi. Sadece o planı konuşmuştu benimle ve dönem boyunca hatırlatmıştı. Hocaların bakış açısı kazandırmaya öncelik vermeleri derken biraz bundan bahsediyorum.

London Film School’da ise tüm hocalardan çok şey öğrendim. Tüm hocaların ortak bir heyecanla sadece ve sadece öğrencinin gelişimine kendini adamış olması çok motive ediciydi. Öğrencinin okulun ve hocaların saygısını hissetmesi çok önemli. O durumda öğrenci kendini o okula ait hissediyor, okula saygı duyuyor ve gösterilen ilgiye layık olmak için daha fazla çalışıyor. London Film School’da tam olarak böyle hissediyordum.

Bildiğim kadarıyla yakın zamanda Bilgi Üniversitesi Sinema ve Televizyon Yüksek Lisans Bölümü’nde öğrencilerin proje danışmanı olarak yer almaya başladın. Bir zamanlar oturduğun sıralarda şimdi başkaları oturuyor ve sen onlara yol gösteriyorsun. Aldığın sorumluluk sana nasıl hissettiriyor?

Güzel hissettiriyor. Tabii, söylediğiniz gibi, bir sorumluluk almış durumdayım ve bunun tatlı bir ağırlığı var. Sıcak duygular bir kenara, işin hakkını vermek için çalışmak gerekiyor. Aynı zamanda, öğrenciyken ders aldığım hocaların yeniden öğrencisi olmuş durumdayım. Onlarla aynı ortamdayken bir şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Üniversite ortamında insan öğretirken aynı zamanda öğreniyor. Hem diğer hocalardan hem öğrencilerden.

YAZMAK UZUN BİR YOLCULUK, YÖNETMEK İSE BİTMEYEN BİR ÖĞRENİM SÜRECİ

Üçüncü kısa metraj filmin Sonsuz (Ad Infinitum) çok başarılı ve etkileyici bir film. Senaryonun oluşma sürecinden biraz bahseder misin, film sana göre neyi anlatmak istiyor?

Film otoriteye dair sorular sordurmayı hedefliyor. Odağımızı biraz daraltırsak şöyle söyleyebiliriz: Otoritenin güçlü olduğu kadar kırılgan oluşunu inceliyor. Zamansız bir hikaye. Belirli bir döneme odaklanmayan bir distopya. İnsanın insanı sömürüsüne dayalı düzenin insanlığın başlangıcından bugüne kendini yeniden ürettiğini ve sonsuza kadar üretmeye devam edeceğini ima ediyor. İnsanlık olarak böyle devam edersek hiç ilerlemeyeceğimize dair bir uyarı. Tabii, gerçeği yansıtmadığı da söylenebilir. İnsanlık ilerlemiyor değil. İnsanlığın egemen toplumsal örgütlenme biçimlerinin kölelik, feodalite ve kapitalizm olarak sıralandığını hatırlarsak insanlığın sürekli ilerlediğini görebiliriz. İnsanlık bir gün kapitalizmi de geride bırakacak ve daha iyi bir toplumsal örgütlenme biçimine geçecek. Yani “insanlık ilerlemiyor ve ilerlemeyecek” söylemi yanlış. Ancak, daha önce de söylediğim gibi, Sonsuz distopik bir film. Gerçeği ortaya koymaktansa izleyiciyi dehşete düşürüp geleceğe dair uyarmakla ilgileniyor. Keza izleyicilerden “umarım bu düzenin sonu gelir” yorumunu sıklıkla aldım.

Senaryo için çıkış noktam bir mekandı. Trabzon’da, çocukluk arkadaşım İmam’ın arabasında Karadeniz sahil yolu inşaatına paralel ilerliyorduk. Denize yapılan o korkunç, devasa dolguya üzülerek hatta kahrolarak bakarken o dev boşluğun ortasında yapayalnız bir güvenlik kulübesi gördüm. Kulübenin atmosferle ilişkisi kesinlikle sinematikti. Hemen arabadan inip kulübenin birkaç fotoğrafını çektim. Ardından “bu kulübede nasıl bir karakter olabilir?” diye düşünmeye başladım. Başlangıçta, o anlamsız güvenlik kulübesinde kendini işe yaramaz hisseden bir güvenlik görevlisi ile kulübeye sığınmak isteyen bir evsizin çatışması üzerine kurmuştum hikâyeyi. Ancak, zaman içinde hikaye evrildi, evrildi ve Sonsuz ortaya çıktı. Yazmak uzun bir yolculuk.

Filmin çekim süreci senin için nasıl bir deneyim oldu? Oyuncu seçimleri, pre ve post prodüksiyon süreçleri nasıl geçti?

Çekim aşaması zor ama keyifliydi. Üç kısa filmimde de durum aynıydı. Oyuncu seçimlerinde doğru oyuncuların peşine düştüm. Tabii ki şanslıydım da çünkü, senaryo ilk bakışta basit görünüyordu. Lider konumunu bir köleye kaptırıyor. Sonu en baştan tahmin edilebilen bir hikaye. Bu basit senaryonun filme çekilince yani görselleştirilince çok daha ilginç hale geleceğini ben biliyordum ama bunu senaryoyu okuyan herkes öngöremiyordu. Neyse ki Serhat Kılıç ve Bülent Çolak senaryoyu okurken ortaya çıkacak filmi sezebilecek vizyona sahiplerdi.

Ön hazırlık ve prodüksiyon aşamaları çok verimli ve rahat geçti. Ben ne istediğimi biliyordum ve ekibimdekiler de beni anlayıp çok değerli fikirlerle beni sürekli besliyorlardı. İyi bir ekiptik. Herkes filme konsantreydi.

En zor aşama post prodüksiyondu. Kulübenin inşaasında ve arabanın iç tasarımında irili ufaklı hatalar yaptık. Kulübe yüzeyindeki ve araba içindeki sorunları gidermek için VFX müdahaleleri gerekiyordu ve bütçem düşüktü. Bu yüzden post prodüksiyon oldukça uzun sürdü. İşler uzayınca ekibimdekilerin konsantrasyonu dağıldı. Post prodüksiyon ve festival başvuruları tamamen benim motivasyonum ile ilerledi.

Film çekim süreçleri birer ekip işi. Bu sebeple beraber çalışan kişiler çok önemliler. Özellikle yaşatmak istediğin dünyayı anlayabilmeleri ve kendilerinden de bir şeyler katabilmeleri çok kıymetli diye düşünüyorum. Ekibinden, bu yolda beraber yürüdüğün insanlardan da biraz bahsedebilir misin?

Filmin yaratıcı ekibinin hikayenin özüne yönelik yüksek bir kavrayışa ulaşıp yönetmene ufuk açıcı öneriler sunması yönetmen için çok değerli. Yönetmenin bu noktada bu önerileri çok iyi tartması, işe yarayacak olanları değerlendirmesi gerekiyor. Sonsuz’da oyuncular, görüntü yönetmeni ve ön hazırlık aşamasındaki önerileriyle sanat yönetmeni filme çok önemli katkılar sunarak filmi yükselttiler. Doğru kişlerle çalışmanın ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anladım. Oyuncularla başlarsak, Serhat’ın senaryonun bir noktasında çok önemli bir önerisi oldu. Bülent ise hikayeyi çok iyi kavraması sayesinde hem okuma provalarında hem de sette önerilerimi çok verimli fikirlerle zenginleştirdi. Ulaş’ın da kendi karakteri için küçük ve önemli bir önerisi olmuştu ve bunu filmde uyguladım. Set öncesinde karakterler ve hikaye üzerine olan konuşmalar ortaya çıkacak sonucu çok ciddi şekilde etkiliyor.

JP ise aklımdaki görsel dili çok iyi kavradı. Kendisi yurt dışında yaşadığından ön hazırlıkta mekana birlikte gitme şansımız olmadı. Bunu yoğun bir email ve skype trafiğiyle telafi etmeye çalıştık. Fooğraflar ve görsel referanslarla ilerledik. JP her konuşmada sinematografiye dair başka bir parlak fikir sundu. Aklımdakileri çok iyi anlayıp filmin görsel dünyasını adım adım yükseltti.

Sanat yönetmeninin ise set öncesi küpün tasarımı konusunda çok yararlı uyarıları ve önerileri oldu.

İkinci kısa filmim Asker’e gelirsek, orada da Kaya Akkaya ve filmin kostüm tasarımcısı Seda Saçlı filme önemli katkılar sundular. Özellikle Kaya Akkaya filme çok şey kattı. Asker ikinci kısa filmimdi ve çekerken 25 yaşımdaydım. Filmi hazırlarken neredeyse tek başımaydım ve fikirlerimi tartışabileceğim yegane insanlar Kaya Akkaya ve kostüm şefiydi. Kostüm şefi doğru kostümü tasarlamak için benimle filmin dramaturjisine dair uzun süren konuşmalar yapmıştı. Bu konuşmalar kendi yazdığım hikayeyi kavrayışımı da güçlendirmişti.

Bunları düşününce, sanırım filmin yaratıcı ekibi öncelikle senaryoyu beğenmeli, yönetmenin vizyonuna inanmalı ve film için heyecan duymalı. Bunlar olmazsa film çok şey kaybeder. Şu da çok önemli, yaratıcı ekip birbiri ile uyumlu olmalı. Daha basitçe söylersek, yaratıcı ekibi birbirini seven insanlardan oluşturmakta fayda var. Örneğin Sonsuz’un setinde gereksiz gerginlikler yaratan bir – iki kişi de oldu ama neyse ki ekibin geri kalanı çok uyumluydu ve bu sorunun üstesinden gelebildik.

ZAMANSIZ BİR DİSTOPYA

Ad Infinitum, izledikten sonra insanın zihninde yer ediyor, rahatsız ediyor ve etkiliyor. Sert mesajları olan, keskin bir film diyebiliriz. Açıkça bir sistem eleştirisi yapıyor. Böyle yapımların ülkemizde çoğalması gerektiğine inanıyorum. Bu sebeple süreçte çok tepki çekmekten veya istediğin destekleri alamamaktan çekindiğin oldu mu?

Sonsuz için destek aradığım dönem ülkemizin giderek daha fazla otoriterleştiği bir dönemdi ve zamansız bir film yapıyor olmamıza rağmen özellikle ülkemizdeki otoriterleşmeyi eleştiriyor olarak algılanmaktan, bu yüzden hem destek arama aşamasında hem de festivaller aşamasında engellerle karşılaşmaktan korkmuştum ama tüm korkularım boş çıktı. Film hem Kültür Bakanlığı desteği aldı, hem de neredeyse tüm ulusal festivallere kabul edildi.

Filmin isminden eleştirdiğin sistemin sonsuza kadar devam edeceğini vurgulamak istiyorsun diye düşündüm. Bu sebeple mi adı “Sonsuz”, yoksa başka şeyler de mi anlatıyor ya da seyircinin hayal gücüne mi bırakıyorsun?

Evet, daha önce de söylediğim gibi, Sonsuz bir distopya. Egemen toplumsal düzenin sonsuza dek var olacağını söylüyor. Bu nedenle adı Sonsuz. Soyut alegori olması çeşitli okumalar için alan açıyor. Festivallerde filmi devlet – halk ekseninde okuyanlar, mülk edinme arzusu – kapitalizm eleştirisi olarak okuyanlar olduğu kadar, kişisel düzlemde ego – alter ego çatışması ekseninde okuyanlar da oldu ki yazarken böyle bir niyetim yoktu. İzleyicinin farklı okumalar yapabilmesini önemsiyorum.

İnsanın hayal ettiği ve kağıda döktüğü dünyayı kamera önüne taşımak apayrı bir mücadele. Bu sürecin ne gibi zorlukları ve keyifleri var? Hikayeyi senaryodan kamera önüne taşırken hayal edilen dünyanın bozulmaması için en çok nelere dikkat etmek gerekiyor?

Farklı yönetmenlerin farklı yöntemleri olabilir. Benim deneyimlerim yönetmenin üzerine düşen ön hazırlık çalışmasını titizlikle yapmasının çok önemli olduğunu öğretti bana. Yönetmenin filmin her planı üzerine iyice kafa yormuş olarak sete çıkmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Bu durum yönetmenin filmi çekerkenki hakimiyetini artırıyor. Ne istediğini, neyi neden istediğini iyi bilen bir yönetmenin sette yeni karşılaştığı seçenekleri, yeni bir fikri ya da öneriyi doğru değerlendirmesi de daha mümkün oluyor.

Tabii yönetmenin üzerine düşen ön hazırlık çalışmasını yaptıktan sonra yaratıcı ekip üyeleriyle set öncesi konuşmalar yapması da olmazsa olmaz bir aşama. Yönetmen kurduğu dünyayı gerçekleştirmek için sete çıkmadan önce görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni, kostüm şefi ve oyuncularla aklındakileri uzun uzun konuşmalı. Neyin nasıl çekileceğini herkes iyi anlamış olmalı. Yaratıcı ekibin çalışması bir kenara, yönetmen yardımcısı da hangi sahnenin ne kadar zaman ve prodüksiyon çalışması gerektirdiğini iyi saptayıp gereken planlamayı yapmalı. Tüm bunların iyi yapıldığı ölçüde sette de işler planlandığı gibi gidecektir.

MÜCADELELİ BİR SÜREÇ: KISA FİLM ÜRETMEK

Filmini ilk kez bir sinema perdesinde izlediğinde neler hissettin?

İlk kısa filmim Üst Kattaki ( 2010 ) lisans bitirme filmimdi ve seçildiği ilk festival Altın Portakal’dı. Altın Portakal’a seçilince çok sevinmiştim ve festival perdesinde filmimi izlemek heyecan vericiydi ama ilk film acemilikleriyle çekilmiş bir film olduğundan pek de gurur duyduğum bir film değildi. Filmi ilk kez perdede izlerken bile eleştirerek izliyordum. Bu yüzden çok keyif alamamıştım.

Kendi filmini perdede izleme heyecanını sanırım ilk olarak ikinci kısa filmim Asker’le ( 2012 ) yaşadım. Asker’i Akbank Kısa Film Festivali ve Ankara Film Festivali perdelerinde izlemek gerçekten heyecan vermişti bana. İkisi de çok önemli festivaller. İki gösterimde de salon nitelikli bir izleyici kitlesiyle doluydu. O anlarda kendimi biraz daha sinemacı gibi hissetmiştim. Benim için önemli aşamalardı.

Filmin, 39. İFSAK Kısa Film Yarışması’nda ve 8. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Kısa Film Ödülü kazandı. 2018 – 2020 döneminde ulusal alanda en çok ödül alan birkaç kısa filmden biri. İngiltere’den de bir en iyi film ödülün var. Ayrıca Aesthetica Kısa Film Festivali, ITHAKA Fantastik, Sci-Fi LONDON gibi uluslararası alanda prestijli festivallere de katıldı. Anlatmak istediklerinin duyulması, fark edilmesi ve daha çok kişiyle paylaşılabilmesi motive edici oldu mu?

Yükselmeye çalışan yönetmenler olarak filmlerimizin izlenmesi, ses getirmesi bizler için çok önemli. En önemli işlevi de filminin fark edilmesinin bir sonraki film için güç veriyor olması. Uzun ya da kısa, film yapmak çok zor bir iş. Hatta üst düzey bir kısa film yapmak belirli açılardan uzun metrajlı film yapmaktan daha zor. Kısa film yapımında elinizde çok düşük bir bütçe oluyor ama ortaya çıkarmak istediğiniz iş üst düzey bir sinema filmi. Büyük bir çelişki! Çok iyi bir görüntü yönetmeni, çok iyi bir oyuncu, çok iyi bir sanat yönetmeniyle çalışmanız gerekiyor ama bütçeniz yok ya da çok düşük. Kaldı ki, kısa film herkese heyecan vermiyor. İyi bir oyuncu ya da iyi bir görüntü yönetmeni senaryoyu beğense bile kısa filmin kariyerine bir katkı sunmayacağını düşünerek teklifinizi reddedebiliyor. Durum böyleyken filminiz için üst düzey bir ekip kurmanız uzun metraja kıyasla daha zor olabiliyor. Senaryo yazım aşaması zaten her zaman zor. Bu zorluklar içinde yeni bir film yapacak motivasyonu bulabilmek adına filmlerimizin festivallerde, platformlarda izlenmesi, eleştirel ilgiye açılması, sinema yazarları tarafından değerlendirilmesi bizler için çok önemli.

İlk kısa filmini çekmek isteyen ve bu yolda kafası karışık, yönünü bulmaya çalışan pek çok kişi var. Onlara neler söylemek istersin? “Bana söylenseydi çok iyi olurdu!” dediğin bir şey var mı? Stresli zamanları nasıl yönetebilirler, en çok nelere dikkat etmeliler veya sürecin telaşına kapılıp nelerden keyif almayı es geçmemeliler?

Pek çok konuda uyarı yapılabilir ama ben temel konulardan biri üzerinde durayım. Kısa film yaparken kısa film yaptıklarının farkında olmalarını, etkilendikleri uzun metrajlı film yönetmenlerine öykünmeyi bir kenara bırakmaları ilk önerim olabilir. Kısa filmin özgün doğasını iyi kavramış olarak kısa film yazmalılar ve çekmeliler. Basit ve güçlü bir çatışma üzerine kurulu küçük bir hikaye yazıp uzun metraj heveslerini bir kenara bırakmalılar. Uzun set – up’lar, uzun karakter “exposition’larını” bir kenara bırakmalılar. Ben ilk ciddi kısa filmim olan bitirme filmimi yazarken bir uzun metrajlı film yazıyor gibi çıkmıştım yola. Biraz zorlansa uzun metraja evrilebilecek bir hikaye yapısı kurmuştum. Ortaya 20 dk.lık bir film çıktı. Film kısa film hissi taşımıyordu. Tabii, süresi 20 – 30 dk.lık çok iyi kısa filmler de var ama ilk filmin böyle olmasını tavsiye etmiyorum. İlk filmin en fazla 10 – 12 dk.lık minimal bir film olmasını öneriyorum.

YENİ PROJE YOLDA

Şimdilerde ise yeni filminin çekimlerine hazırlanıyorsun. Bizlere biraz filme dair “spoiler” verebilir misin?

Dördüncü kısa filmim olacak. Bu yılın ilk yarısında çekmeyi planlıyoruz. Daha sonra değişmez ise filmin adı “Bir Aile”. 2015’te ilk taslakları yazmaya başlamıştım. Sonrasında araya başka işler girdi ve senaryo bir süre rafa kalktı ama hep zihnimin gerisindeydi ve küçük dokunuşlarla sürekli geliştirdim. Giderek daha fazla odaklandım. 2019’da yoğun bir şekilde konsantre oldum. İçimdeki heyecan giderek büyüdü ve filmi gerçekleştirmeye karar verdik. Hikaye yeni kurulan bir ailede yaşanan büyük bir krizi anlatıyor. Asker ve Sonsuz soyut filmlerdi. Bir Aile ise gerçekçi bir drama. Gerçek mekanlar, günlük konuşmalardan oluşan, doğal diyaloglar, doğal kostümler, gerçek ve insani bir çatışma… Tüm bunları düşününce yönetmenlik anlamında benim için yeni bir aşama, yeni zorluklar. Ne kadar zor olursa olsun heyecan verici. Proje, Kültür Bakanlığı ve TRT 12 Punto tarafından desteklendi. Akbank Kısa Film Forum’da ise finale kaldı. Umarım bu olumlu rüzgarın hakkını verebiliriz.