15.05.2021

Permanent Vacation: Ânı “Gözleyen” Turist

Bir insan neden flanörlüğü tercih eder, hiç düşündünüz mü? Flanörlüğün alt metninde ne yatar? Bir felsefesi olmalı bunun. Flanörlük; öyle alelade, dokusuz bir mefhum değil. Flanörlük eylemi her şeyden önce bir serüven biçimidir. Bu biçim seyir ve gözleme bağlıdır. Flanör anın izini sürer, sürekli hareket halindedir, yer değiştirir, bulunduğu konumları üretmek ve gözlemlemek için kullanır. Hareket halindeyken bir arayış halinde olup aradığı şeylerin başında ise toplum ve en çok da kendisi bulunur.

Hikâye nedir ki?

Permanent Vacation filmindeki Allie karakteri de bir flanördür. Kendi ifadesiyle onu tanımlayacak olursam o sürekli tatilde olan bir turisttir. Film New York’un kalabalık caddesinin görüntüsüyle açılır. Bu sahnedeki detaylardan anlarız ki bu bir kente dair bir filmdir. Jim Jarmusch ilk sahnedeki kalabalığı bir daha göstermez. Film ilerledikçe daha sakin sokaklarda gezeriz. Film Allie’nin ben anlatıcı rolüyle üstlendiği konuşmasıyla devam eder. Allie bize kendi hikayesinin giriş konuşmasını yapar. Hikayesinden bahsederken Allie hikayesini şöyle ifade eder: “Ama hikaye dediğiniz nedir ki? Olsa olsa şu noktaları birleştirince tanıdık bir resim elde ettiğiniz türden bir çizim olabilir… Olan biten sadece budur işte! Benim için de işler bundan farklı yürümez. Bir yerden veya bir insandan kalkar, başka bir yere ya da başka bir insana giderim… Netice olarak da fazla bir şey değişmez…” Allie söylediği gibi sürekli devinim halindedir. Hikayesinin oradan buraya, buradan oraya gitmek olduğunu söyleyerek giriş konuşmasını kapatır. Bu konuşma Allie’nin hayata bakışını anlatır bir nevi.

Film boyunca Allie ile birlikte seyahat etmekte olup onun oradan oraya sürüklenmesine şahit oluruz. Allie “anı gözleyen bir özne” konumunda olup bundan büyük keyif alır. Hikaye anlatır, hikaye dinler. Sokakta öylece saksafon çalan adam bile onun için değerlidir. Çünkü onun “gözlem nesnesi”dir. Gözleyen özne “şeyleşmiş”[i] ve “yabancılaşmış” toplumda elzem olan bir emniyet sibobudur. Flanör için söylenen, kentin içinde boş gezen aylak söylemi pek kabul gören bir söylem değildir zannımca. Çünkü boş gezmek asla “boş gezmek” değildir. Bu söylem gezmenin muhteviyatına aykırıdır bi kere. Salt gezmek eylemi dolu bir aktiviteyken gezmenin başına “boş” sıfatının gelmesi fahiş hata doğurur. Allie’nin hayat felsefesi sürekli hareket halinde olmaya bağımlıdır. Bir yerde sabit yaşama düşüncesi yoktur. Ayrıca fikirlerinin de değişmeyeceğini düşünür.

Kent tipolojisi

Allie’nin gezileri mekanları solumak ve insanları tanımak odaklıdır. Filmdeki çoğu sahnede bunu görürüz. Bu sahnelerdeki yerler ve kişiler kafasındaki yapbozun parçalarını oluştur. Kent tipolojisini oluşturan yapbozdur bu. Her hareketinde yeni bir parça bulur. Bu tüm parçaları toplayacağı zamana kadar sürer. Allie’nin parçaları topladıktan sonra artık o kentle bir işi kalmaz. O kent artık zamanını doldurmuştur. Vakit gitme vaktidir. Allie New York için yapbozu tamamlamıştır. Yeni bir yapboz peşine düşmenin vakti gelmiştir artık. Filmin sonunda Paris’e giden geminin gelmesini beklerken birisiyle tanışır. Aynı onun gibi olan bu kişi için de Paris miadını doldurmuş olup o da New York’a gelmiştir. Hayatının o dönemini New York’ta geçirmek istemektedir. İkisinin de birbirlerinin kaçtığı yerde kurtuluş aramaları hoş bir tesadüftür. Filmde Jarmusch’un gözünden New York’u izleriz. Jarmusch bizi şehrin gökdelenleri, merkezi ve yıkıntıları arasında dolaştırarak bir kent portresi çıkarmaya çalışır.

Bunu bize bir flanörün gözünden yansıtır. Flanör kalabalık arasında kalabalığı yararak hatta yıkarak yürür. Flanör hızı ve tüketimi yıkar. Flanör bir yere yetişme kaygısı gütmez. Etrafı inceler, ilginç yüzlere odaklanır bir nevi yavaşlar. Yavaşlar yavaşlamasına ancak bu sefer zihni hızlanır. Kalabalık içindeyken tüket(il)me intibası oluşur, bu yanlış bir intibadır. Flanör ne tüketir ne de tüketilir. Flanörün duruşu kapitalizmin zaman ve birey üzerindeki egemenliğine karşı bir duruştur. Bu duruş en önce düşünce gezginliğine tekabül ediyor olup entelektüeliteyi besler. Bunu yaparken yavaş hareketleriyle üretim ve tüketim sürecinin hızına karşı çıkar bir nevi. Özellikle sokaklarda gezinmesi kent hızına ve iş dünyasına yönelik bir protestodur. Bu protestoyla metropolün tinsel yaşamını tekrarlar.

Jim Jarmusch Mutfağı

Bu şehir tipolojisini ve gözlemlemenin gücünü Jarmusch’un diğer filmlerinde de görürüz. Jarmusch, Night on Earth (1991) filminde bunu, filmdeki beş farklı şehirde beş taksi yolculuğu anlatısı vesilesiyle yapar. Bu yolculukların kimisinde ise ırk ayrımcılığı ve bedensel engel yoluyla yapılan ötekileştirmelere de dikkat çeker. Bir yandan bunlara dikkat çekerken bir yandan ise o şehirlerle ilgili detayları yansıtır bize. O şehrin mimarilerini farklı kamera açılarından görürüz. Aynı Broken Flowers (2005) filminde olduğu gibi mekanlar oradakilerin kişiliğini yansıtır. Jarmusch filmografisinde yol filmleri önem arz eder. Yukarıda bahsettiğim filmlerin yanına Dead Man (1995), Mystery Train (1989) ve Stranger Than Paradise (1984) filmlerini de ekleyebiliriz. Ve bir de tabii ki Amerikan bağımsız sinemasının en güzel örnekleriyle bize ışık tutan Jim Jarmusch’un ilk filmi olan Permanent Vacation (1980) filmi de haliyle bu kategoriye girer.

Permanent Vacation okumasında şunu görürüz, film bir modern hayat eleştirisi sunar bize. Modernitenin bireylere dayattığı sınıflandırmalar başta olmak üzere, diğer mefhumlarına da karşı çıkar. Ama şu da vardır, flanör burjuva toplumunun eleştirisini yaparken aynı zamanda ondan da beslenir -aynı Allie’nin beslendiği gibi- bu beslenme flanörün içinde taşıdığı en büyük paradokstur. Allie her gün tekrar eden sıradanlığın karşısında konumlanır. Bu konumlanışı yaparken eskiz estetiği[ii] ile çalışır. Bu estetik kentin yansımasıdır bir nevi. Allie bu modern hayat eleştirisini yaparken kendine ve özellikle topluma karşı sorgulayıcı filtreleri çalıştırırken ona sunulan bilgi sistemini de aşar. O herkesi fark eder kimse onu fark etmese bile.

Filmde Walter Benjamin’e hafif göz kırpan bir sahne var. Benjamin’e göre “flanör” tipini yaratan Paristir.[iii] En son sahnede Allie’nin Paris yolculuğu ise buna göz kırpıyor zannımca. Film Allie’nin giriş konuşmasıyla açılırken kapanırken de Allie’nin konuşmasını görürüz. Allie orada der ki: “Ben herhangi bir yerde kalmaya karar kılacak tipte biri değilim. Asla değişmeyeceğimi düşünüyorum. Bir işim, bir evim olsun istemiyorum. Sadece bir turist olduğumu söyleyebilirim. Sürekli tatilde olan bir turist…” İşte Allie bu yüzden flanörlüğü tercih eder. Alt yapısında bu vardır. Bu sahneden sonra ise New York’un gökdelenlerine bakarak filmi sonlandırırız.

[i] Yabancılaşma kavramından farklı olarak “şeyleşme” insani özelliklerin şeylere atfedilmesi, şeylerin merkezde olduğu nesneden özneye yönelen bir kavramlaştırmayı tarif etmek için kullanılıyor. Bununla ilgili Timothy Bewes’in çalışmasına bakmak isteyenler için Bkz:Timothy Bewes, Şeyleşme, Çev: Emine Bora, Metis Yay, 2008.
[ii] Alfred Boime modern zaman estetiğini “eskiz estetiği” olarak adlandırır. Eskiz estetiği geleneksel anlayışı kırma, meydan okuma, fırçanın özgürleşmesidir. Eskiz estetiğine daha derin bakmak isteyenler için Bkz: M. Ayşe Kalay, Renkler Arasında Bir Aylak: Henri De Toulouse-Lautrec, Flanör Düşünce, Hüseyin Köse (derleyen) 1.Basım, İstanbul: Ayrıntı Yay, 2012, s.211-259.
[iii] Walter Benjamin moderniteye eleştirel bir şekilde yaklaşmış olup özellikle Paris’teki pasajlar bağlamını kullanarak 184o yılındaki yaşamın yeknesaklığından bahseder. Bunu da kaplumbağa metaforuyla açıklar: “1840’larda pasajlarda kaplumbağa gezdirmek, bir süre için kibarlığın gereklerinden sayılmıştı. Flanör kendini kaplumbağaların temposuna uydurmaktan hoşlanırdı. Eğer ona kalsaydı böyle adımlarla sürmesini isterdi.” Benjamin bu kitabında Baudelaire üzerinden flanörlüğü tanımlamış olup bu hususta daha detaylı bir şekilde bunu incelemek isteyenler için Bkz: Walter Benjamin, Pasajlar, Çev: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yay, 1992.