18.12.2016

Vizyon Dışı: Persona

77 yaşına girecek dünyalar güzeli Liv Ullmann’in doğum günü. Onun ismini duyunca aklımıza gelen ilk filmlerinden biri; Ingmar Bergman’in başyapıtlardan Persona (1966), bu hafta vizyon dışının konuğu oluyor. Bugüne kadar üstüne sayısızca yazı yazılan bir film Persona. Bu yazının amacı ise; bazı “hatırlatmalar” eşliğinde belirli genel şeylerin altın tekrar çizerek, izlememiş olanlara da filmi tavsiye etmek olacak.

Filmin konusuna değinecek olursak;  ünlü bir oyuncu olan Elisabeth (Liv Ullmann), Elektra adlı oyunu sahnelerken birden susar. Doktor, bunun bilinçli bir tercih olduğunu söyler ve bunun üzerine hemşire Alma (Bibi Anderson), Elisabeth’e bakmakla görevlendirilir. Tedavi veya bakım sürecinin devamı, doktorun yazlığında devam eder. Burada kendilerini adeta dünyadan izole ederek, başbaşa kalan ikili “sesli-sessiz” kimlikleriyle bir bütünü ortaya çıkarırlar. Elisabeth’in suskunluğunda Alma’nın artan konuşmaları üzerinden denklem tersine dönmeye başlar.

Filmin hikâyesine devam etmeden önce Persona kavramını Carl Gustav Jung tarafından açıklayacak olursak; dış dünyayla/ insanlarla iletişime geçtiğimiz de yüzümüze taktığımız maske olarak ifade edebiliriz. Dışarıdan tepki görmemek veya çıkarımız ile kendimizi koruma altına almak için giydiğimiz bir kostümdür.

PERSONA, Bibi Andersson, Liv Ullmann, 1966

Alma’nın Elisabeth’in suskunluğu karşısında gizlediği ve saklamaya çalıştığı düşüncelerini, yaşadıklarını açıklamaya başlaması, Alma’yi benliğini sorgulatmaya iten bir duruma yol acar ve Elisabeth, onu bütün sakinliği ve sabrıyla dinlemeye başlayan bir doktor, Alma ise benliğini yeniden bulmaya çalışan bir hastaya dönüşür. Böylece film; bellek, kimlik arayışı ve acılar eşliğinde bir ruhsal terapi yolculuğu üzerine iskeletini oturtur.

Film boyunca Bergman, bir ana akış ve olay örgüsü üzerinde durmuyor. Sürekli seyircinin algısıyla oynayan bir dramatik yapı etrafına örüyor anlatmak istediklerini. Yakın çekim teknikleri, siyah-beyaz dokusuyla “yüzleri” psikolojik-gerilim hattı üstünden yansıtıyor. Açılış sahnesi ile baslayan yabancılaştırma, filmin bütününde de devam ediyor. Seyirci olarak kendimizi de sorgulamaya gidiyoruz. Bergman’ın aynı sahneyi iki kere tekrar ettiği, açı-karşı açı çekimde Alma, Elisabeth’e aynı olayı aynı kelimelerle birebir anlatır. Bergman daha sonra  “Anlattığınız hikâye dinlediğiniz hikâyeyle aynı değildir” der.

Bergman, başından geçen bir hastalık ve bu süreçte yaşadıkları üzerine Persona’yı çeker. Kendiyle ilgili sorgulamaları yaparken, bizleri kendimizle yüzleşmeye ve zaman zaman da kendimize yabancılaşmamıza neden olacak bir etki yaratır.

Sinema tarihinin en önemli filmlerinden Persona, psikolojik okumalarla da desteklenerek sahne sahne incelenmesi gereken ve bugüne kadar üstüne yazılanları da okuyarak, tekrar tekrar izlenmesi gereken bir yapım. Biz de Liv Ullmann’in doğum gününü tekrar kutlarken, bu eseri yeniden herkese önermiş olalım!