09.03.2018

Phantom Thread: Aynı Kumaş, Başka Terzi

Manolya AKDEMİR

“Ünlü terzi Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis) ve kız kardeşi Cyril (Lesley Manville), 1950’lerin savaş sonrası Londra’sında, İngiliz modasının merkezinde, kraliyet ailesini, film yıldızlarını, mirasyedi kadınları ve sosyeteyi Woodcock Evi’nin farklı tarzıyla giydirmektedir. Woodcock’ın hayatına kadınlar girip çıkmakta ve müzmin bekara ilham verip arkadaşlık etmektedirler. Ta ki karşısına genç, iradeli bir kadın olan Alma (Vicky Krieps) çıkana dek. Alma, kısa sürede Reynolds’ın hayatında ilham perisi ve sevgilisi olarak kalıcı bir yer edinir. Önceleri kontrollü ve planlı bir insan olan Reynolds, özenle düzenlediği hayatının aşkla altüst olduğunu görür.”

Paul Thomas Anderson’ın son filmi Phantom Thread nihayet vizyonda. Yazıya filmi anlatmadan girip, sadece izlemiş olanların okumaya devam ettiğini varsayıyorum.

“Sinemanın sanat olduğunu savunan bir tez”

Özenle yapılmış herhangi bir iş ile aynı işin hesaplarla ve belli çıkarlar gözetilerek yapılmışı arasındaki farkı anlarız. Bu film de son yıllarda izlediğim filmler ile kendisi arasındaki farkı öyle hissettirdi işte. Kubrick, Hitchcock, Polanski gibi yönetmenlerden gördüğümüz ve özlediğimiz o “sinemaya aşık yönetmen” özenini son yıllarda hiçbir filmde hissetmemiştim. Sonunda kazanılacak ödüller, erişilecek kişiler, kazanılacak unvanlar, gişe kaygısı, kodları çözülmüş ve sırf zamanı geldiği için kasılan duyarlar… İşte son yılların bazen en iyi filmlerinde dahi hissedilen ve eseri etkileyen pek çok şey. Phantom Thread’in bu etkenlerden sıyrılmış bir film olduğunu anlamak hiç zor değil. Çünkü film sinemanın bir sanat olduğunu savunan koca bir tez gibi karşımıza çıkıyor.

“Yaşatan zehirler”

Film baş karakterimiz Reynolds Woodcock’un, kendisi ile tanışmadan önceki yaşamı hakkında pek de fikrimiz olmayan genç kadın Alma ile olan ilişkisini anlatıyor. Reynolds’ın annesi ile olan saplantılı ilişkisi onu ve hayatına girip çıkan “hayalet kadınlarla” olan ilişkisini etkiliyor. Fakat Alma diğerlerinden farklı. O, müzmin bekarın hayatındaki eksik parçayı tamamlamayı öğreniyor. Onu zehirleyerek, evet. Bu yolla Reynolds’ın durması ve dinlenmesi gereken zamana karar veriyor. Reynolds’ın egosunun geri planda kalması, ilişkilerininse taze kalması için görülmemiş bir yöntem bu. Mutlaka bu fiziksel zehirleme büyük aşklar yaşayanlara, okuyanlara bir şeyler hatırlatacaktır. Aşıkların mecazi anlamda birbirini zehirlemesi hiçbirimize uzak değil. Aslında film pek çok ilişkide gizli olan ihtiyaç, ego, yoksunluk gibi kavramları da somutlaştırıyor diyebiliriz. Alma bu şekilde onu aciz duruma düşürüp, onun farkına varmadan kırıp dökerek ilerlediği yolda daha dikkatli ve yavaş olmasını sağlıyor. Annesinin giderken Reynolds’ın hayatından aldığı parçayı Alma dolduruyor. Tam da protagonistimizin ihtiyacı olan rol, Alma. Birbirlerine verdikleri ve birbirlerinden aldıkları vardır. Alma hayal ettiği sevgiye ve yaşama kavuşurken Reynolds da eksik rolüne uygun oyuncuyu bulmuştur. Hayatlarının geri kalanında bu anlaşmanın devamlılığı ise o harika twistin devamlılığı ile sağlanacaktır.

“Klişe değil sade bir hikaye”

Paul Thomas Anderson’ın filmografisindeki birkaç baş karakterle örtüşüyor Reynolds: otoriter, egoist ve güçlü erkek. Ancak Anderson’ın filmografisindeki diğer senaryolar ile genel anlamıyla bir örtüşme söz konusu değil. Anderson’dan hepimiz daha komplike bir hikâye bekliyorduk şüphesiz. Ancak bu bir eksi değil film için çünkü bu kadar estetik bir eser için daha sade hikayeler çok daha kullanışlı olmalı. Şahsen ben bile iki yıldır yatıp kalkıp IMDb sayfasını yenilediğim filmin bu özelliği ile hayal kırıklığına uğramadım. Bu sade sıfatını açayım. Sinemaseverler olarak freudyen okuma ile analiz edilen onlarca film izledik. Anderson sinemasının her biri birbirinden çok farklı ve diğer tüm filmlerden farklı eserlerini de izledik. Doğal olarak karşımıza çıkan bu filmin hikayesi, sinemaseverlerin bir kısmını da tatmin etmedi. Sonundaki twist bile bazılarımızı doyuramadı. Çok doğal bir tepki bu. Başka çatışmalar beklenmesini de normal karşılıyorum. Tamamen beklenti ve zevk meselesi olduğunu, filmin senaryosuna bu nedenle zayıf demenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Asla klişe değil. Hatta bir örnek vermem gerekirse klişelerle dolu senaryo ile Phantom Thread gibi eski filmleri andıran ve şaşalı bir filmi yeni izledik: La La Land.

“Vasat bir oyunculuk dahi yok”

Filmden bahsederken en önce oyunculuklardan bahsetmek gerekirdi fakat ben kendimde Daniel Day-Lewis hakkında söylenecek yeni bir cümle bulamıyorum. 21. yy’da çekilen bir filmde izleyebileceğimiz en iyi aktör olduğu kalabalık gruplarca kabul edilen Daniel Day-Lewis, bu filmde de ustalarından alıp belki daha yukarı taşıdığı metot oyunculuk yöntemi ile bir daha bize kim olduğunu unutturdu. Hem naif, hem sert, hem de tekinsiz olabilen Reynolds’ı abartılı veya sıradan canlandırmamayı başarıyor. Kusursuz performansı ile filmin atmosferinin bir parçası gibi görünmez bir oyunculuk izlediğimiz. Ona eşlik eden Vicky Krieps da Akademi’nin görmemesine şaşılacak bir performans sergiliyor. Reynolds’ın kız kardeşi Cyril’i canlandıran aktris Lesley Manville de Lewis kadar başarılı. Filmin gerçeklikle olan bağlarından birini oluşturan ince mizahın, Manville tarafından başarıyla sırtlandığını söyleyebiliriz.

“Filmin görünmez dikişleri”

Bütün bunlar dışında Anderson’ın diğer filmleriyle de – özellikle There Will Be Blood- kendini kanıtlamış olan Jonny Greenwood’un müzikleri, filmin her anında büyülü bir ninni gibi izleyicilere eşlik etti. Her detayı ince ince düşünülen prodüksiyon ve kostüm tasarımı da baştan sona masalsı bir izlenim sağlıyor. Özellikle Fellini filmi izliyormuşuz gibi hissettiren o filli balo sahneleri. Hem görkemli hem de mütevazi seçimleri ile o sekanstan unutulmaz görüntüler armağan ediyor film. Bildiğim kadarıyla bazı elbiseler de tek ve yeni tasarım olduğu için büyük bir dikkatle çekilmiş tüm sahneleri. Görüntü yönetimi ise Paul Thomas Anderson ile kameraman ekibine ait. Cesur ve başarılı bir hamle. Filmi oluşturan tüm bu teknik unsurlar, görsel bir ihtişamın yanında oldukça masalsı bir seyir zevki sağlamak için “hayalet dikişler” ile birleşiyor.

Phantom Thread’in sinema hakkında söylediği veya hatırlattığı önemli şeyler var. Bunlardan biri bugünlerde unutulan yönetmenin önemi ve işlevi olabilir. Phantom Thread tam bir yönetmen filmi. Aynı hikâyeyi başka bir yönetmen anlatmaya kalksa sanki bu kadar “güzel” olmayacak. Herkesin kullandığı kumaşla en iyisini diken bir terzi gibi. Phantom Thread ayrıca Paul Thomas Anderson’ın diğer filmlerinin bence tamamının yaptığı gibi oyuncu yönetimini bir kere daha ders gibi karşımıza çıkarıyor. Yani filmi oluşturan her şey teker teker kusursuz, birlikteyken de büyüleyici bir deneyime dönüşüyor. En iyi enstrüman virtüözlerinin oluşturduğu bir orkestra gibi.

Nitekim filmin neresinden tutsam övecek bolca cümle hazırlamam gerekiyor. Hakkında tek bir cümle okumama savaşımı kazanarak salona girdim. Tek bilgim ödül sezonunda kazandığı ve daha çok kazanamadığı ödüllerdi. Uzun süredir beklediğim bu filmi salonda “For Jonathan Demme” yazana kadar izledim ve sonuç tam bir tatmindi. Filmde emeği geçen herkese ve sinemanın büyüleyici etkisini gösteren bir film yaptığı için Paul Thomas Anderson’a teşekkür etmek istedim. Sanat ne içindir karar veremedim ama Phantom Thread sinema sanatı içindir.