16.08.2018

Phantom Thread: Tamamlanmayan Dönüşümler

Konuk Yazar: Tuğba Seymenoğlu

Bir Paul Thomas Anderson filmi olan Phantom Thread (2017) 1950’lerin Londra’sında geçiyor. Film, moda dünyasının unsurlarını arkaplana alarak karmaşık bir ilişki ağını, kadın ve erkek arasındaki değişen/dönüşen iktidar çatışmalarını ele alıyor. Fakat bu yazının konusu, bahsi geçen ilişkinin seyrinde kadın karakterin yani Alma’nın, ataerkil anlatı kalıplarına bütünüyle bürünmesine karşın yine de – ilginç bir şekilde – otoritenin hâkim krallığında ‘düzen bozucu’ işlevini üstlenmesi.

Ataerkil anlatı kalıpları daha çok edebiyat alanında kendini gösterir. Kate Millett’in Cinsel Politika’da ifade ettiği gibi: “Erkeğin kadına karşı nefretini açıklamaktaki birinci aracı olan kadına karşı edebiyat, hem öğüt verici hem de gülünç bir nitelik taşır. Ataerkil sistemin sanat dalları içinde en propagandacı niteliği olan, bu türdür. Bu edebiyatın amacı, her iki cinsin yerini ve durumunu pekiştirmektir.” En temelde “… etkin erkek/edilgen kadın karşıtlığı…”* kurgusuna dayanan bu anlatı, kadının varlığını tanımlayabilmesi, kendini görünür kılabilmesi için hâkim söylemin sınırlarının dışına çıkmamasını öngörür. Kadın karakterin ancak ataerkin ona sağladığı kısıtlı olanaklar sahasında hareket etmesine izin verilir.

Adının önüne onu yücelten, kutsallaştıran ya da tam tersini yapan çeşitli sıfatlar eklenirken kadın karakter, kendine dönük edindiği erkek bakışıyla bunları sahiplenir, varlığını bu sıfatlar aracılığıyla tanımlamaya çalışır. Üstelik ataerkil anlatı kurgusunda kadın karakterin bütün bu erkeğe bağlı tanımlamaları edinmesi, onun için bir mutluluk kaynağı, ontolojik bir doyum noktası olarak sunulur. Yine Kate Millett’e başvuracak olursak: “Ataerkil düzende, kadını tanımlayan simgeleri, kadın yaratmamıştır. Gerek ilkel gerekse uygar dünya erkeklerin dünyası olduğu için, kadına değin kültürü biçimleyen fikirler de erkeklerin kafasında gelişen fikirlerdir.” Kişiliğini bağımsızca kurmaktan, dilediğince şekillendirmekten men edilen kadın karakter, hep bağlılıklarıyla, bu bağlılıkların beraberinde getirdiği görevlerle ve bu görevleri lâyıkıyla yerine getirebildiği ölçüde ulaştığı mutlulukla kurgulanır. Kısacası “… kendi öznelliğini kurması olanaksız olan erkek patentli kadın imgesi”**ne dönüştürülür.

Phantom Thread’de Alma, erkek karakterin yani Reynolds’un sanatını, anne sevgisini ve nihayetinde hayatını tehdit eden bir kadın prototipi olarak karşımıza çıkar. Varlığının kendi kimliğinden bağımsız bütünlüklü tanımına ulaşmaya çalışan Alma, film boyunca sırasıyla bir aşk nesnesine, sanat/zanâat nesnesine dönüşür. Bütün bunların ardından annelik gündeme gelir. Bu sefer de Alma, erkeğe yönelen şefkat ve ilginin kaynağına, erkeğin koşulsuz teslimiyetinin nesnesine dönüşecektir. Fakat Phantom Thread, bütün bu erkeğe bağlı tanımlamalara karşın tam anlamıyla ataerkil anlatı kurgusunun gerekliliklerini yerine getirmez. Nitekim Alma’nın, dikotomiyi yeniden üreten bir kadın prototipinin tahmin edilebilir kurgusal aşamalarına dönüşümü bütünüyle gerçekleşmez: bir yönüyle hep eksik kalır. Örneğin Alma; bir yerde egemen söylemi uzlaştıran ve varlığına bağlı kıldıran bir sinsiyken, başka bir yerde dişi şeytan kadın prototipinin erkeği ‘ehlileştirmek’ için kullandığı geleneksel yöntemlere -zehirlemek gibi-başvuran ve böylece patriyarkayı da yeniden üreten bir mücadele alanını kullanan bir karakter olur. Nihayetinde eğer böyle bir tabir geçerli olabilirse diyebiliriz ki; Alma, aykırılığını koruyan ve otoriteyi bu yolla rahatsız eden bir prototiptir.

İşini lâyıkıyla yapan esaslı bir zanaatkar olan Reynolds Woodcook’ın Alma ile tanışıp birbirlerine âşık olmalarıyla başlar hikâye. Yedikleri romantik akşam yemeğinin ardından Reynolds, gözlüklerini takıp ciddi bir tavıra bürünür ve Alma’nın beden ölçülerini almaya başlar. Bütün bu “işlem” sırasında Alma’nın bedeni, erkek bakışının hapsindedir ve bir bilim adamı titizliğiyle ölçülüp değerlendirilir. Böylece romantik aşk kurgusu aracılığıyla ulaşılamayan varlık tanımı, Alma’nın moda dünyasının önemli bir ismi olduğu anlaşılan Reynolds Woodcock’ın esas mankeni olmasıyla yön değiştirecektir.

Alma, başlarda moda çekimlerine katılır, mankenlik yapar, Reynolds’un diktiği kıyafetler içerisinde katıldığı toplantılarda güzelliği dillendirilir. Nihayetinde Reynolds’un, gerçekleştirdiği moda defilesi esnasında konukların arasına karışmadan bir kapı deliğinden olan biteni, özellikle de Alma’yı gözetlemesi, Alma’nın bir sanat/zanaat nesnesine dönüşümünü imler. Fakat bu dönüşüm de tam anlamıyla hâsıl olmayacak ve Alma’nın varlığı bu tanım aracılığıyla da bütünlüğe ulaşamayacaktır. Nitekim Alma, gitgide gözden düşmeye, mankenlik provalarında üzerine elbise dikilen değil de elbise diken çalışanların arasında yer almaya başlar.

Bu sırada Woodcock Moda Evi’nde hummalı bir çalışma baş gösterir. Bir prenses, düğününde giyeceği gelinliği Reynolds’a diktirmek ister. Bir sahnede, prenses için titizlenerek yaptıkları elbise provaları esnasında Alma, üzerinde iş önlüğüyle prensesin yanına gider ve kendini ona tanıtır. Böylece yitirilen sanat nesnesi konumunun ardından varlık tanımı kendini teyit ettirmeye ihtiyaç duyar. Dolayısıyla erkeğin sanatı aracılığıyla da kadın karakterin varlığını tanımlaması mümkün olmaz. Nitekim geleneksel izlek kendini yeniden gösterir. Alma, Reynolds ile bozulan ilşkilerini onarmak, belki yeniden eski konumuna geri dönmek için romantik bir akşam yemeği tertip eder. Fakat bunu yaparken Reynolds ile başbaşa kalabilmek adına evdeki herkesi gönderir, üstüne Reynolds’un hoşlanmadığı tereyağlı yemekler yapar. Otoritenin süregelen alışkanlıklarını yok sayar Alma, bu yüzden romantik aşk kurgusu ve Alma’nın bu yolla, yani erkeğin aşkının merkezi olarak edineceği varlık tanımı tesis edilemez. İşte filmin başvurduğu bütün bu ataerkil anlatı unsurlarının işlerliğini bir şekilde zedeleyen yine Alma’nın düzen bozucu hali olur. Demek istediğim Alma, varlığına hem ataerkin kurguladığı değerlerin merkezinde olarak ulaşmaya ve kendini bu yolla gerçekleştirmeye çalışır, hem de otoritenin dönüştürücü baskısına direnip düzen bozucu işlevini ısrarla sürdürür.

 

Gelinlik üzerinde hummalı çalışmaların sürdüğü sırada Alma, zehirli bir mantarla yaptığı yemekle Reynolds’u zehirler. Reynolds’un zehirlenme belirtileri göstermesinin ardından çok titizlenerek hazırladığı ve neredeyse tamamlanmış olan gelinliğin, prova esnasında üzerine yığılıp bayılması ve gelinliğe zarar vermesi manidardır. Böylece Reynolds, hem kadın bedenini nesneleştiren zanâatinden dolayı cezalandırılır hem de Alma bu yolla Reynolds’u zanâatinden uzaklaştırır. Nitekim Reynolds hastalanıp yataklara düşer. Hastalığı boyunca hiçbir doktorun kendisini tedavi etmesini kabul etmez, üstelik sabah akşam başucunda bekleyen Alma’nın kollayıcılığı olmaksızın duramaz. Bu, bilincin kendine gelemediği hastalık günlerinde Reynolds’un, odada annesinin hayaletini görmesi de anlamlıdır. İyileşmesinin ardından Reynolds, Alma’ya evlenme teklif eder. Böylece Reynolds’un, Alma’nın bakımına muhtaç olduğu bu süreç, onun annesiyle olan bağının ne kadar kuvvetli olduğunun hatırlanmasıyla birlikte; ataerkil anlatının kadın karaktere sunduğu kısıtlı hareket alanının son aşamasını ve belki de en arkaik olanını gündeme getirir: Erkeğin şefkat – ilgi arzusunun yöneldiği unsur olarak annelik.

Phantom Thread, bir kadının normatif düzeyde varlığını sürdürebilir kılması için ataerkin sınırları içerisinde öngörülen belli başlı tanımlamalara erişme serüveni. Fakat bütün bunlar olurken Alma, eril tahakkümü içselleştiren bir kadından beklenen boyun eğmeyi göstermez, aksine bunu reddederek otoritenin egemenlik alanında ısrarcı varlığıyla giderek rahatsız edici bir tehdit unsuru haline gelir.

Filmde ataerkil anlatı kalıpları kullanılmıştır. Çünkü kadın karakter, kendi varlığını erkek üzerinden tanımlamaya çalışırken sırasıyla erkeğin sanatının nesnesi, erkeğin aşkının nesnesi olarak iyi bir eş ve nihayetinde şefkat gösteren anne rolüne bürünür. Bu roller aracılığıyla kendi varlığını tanımlamak, varlığına anlam yüklemek ister. Fakat işin ilginç yanı bu tür bir izleğin bizi, Alma’nın Virginia Woolf’un tabiriyle “evdeki melek” prototipini bütünüyle üstlenmesine ve dolayısıyla ontolojik doyuma ulaşmasına götürmesi gerekirken tam tersi olur ve kulağımızda Alma’nın, Reynolds’un yadırgayıcı bakışları altında kahvaltıda kızarmış ekmeğini yerken çıkardığı, hâkim düzenin bütün o sessizliğini delip geçen sesler kalır. Son olarak yerinde bir ifadeyle denilebilir ki Phantom Thread, “…bu gösterişli, resmî, adeta iştah kapatan ölçüde tanıdık sofradan ağzımızda farklı bir tatla ve tanımlamakta zorlandığımız bir ferahlık hissiyle kalkmamızı sağlar.”***

(*) Kadınlar Dile Düşünce, sy.266, İletişim Yayınları
(**) Kadınlar Dile Düşünce, sy.263, İletişim Yayınları
(***)Kadınlar Dile Düşünce, “Sıradan Kadınların Yazarı Jane Austen, Deniz Tarba Ceylan”, sy.105, İletişim Yayınları