29.05.2015

Prisoners: Mevzubahis Çocuklar İse Gerisi Teferruat mıdır?

prisoners-uk-quad-posterbig-1384281355

‘Çocuğunuz kaybolsa, onu bulabilmek için yapacaklarınızın bir sınırı var mıdır?’

Filmin tanıtım yazısının ilk tümcesi, bu cümle. Dünyada, her hâlde her ebeveynin kâbusu olan çocuk kaçırma olayı ile başlıyor film.

Başlangıçta, aile yapıları ve çocuklarının yaşları benzerlikler gösteren iki tipik Amerikan ailesi, beraber bir Şükran Günü geçirirlerken, ‘aile içi dengelere, psikolojik yaklaşımlara, günlük hayata dair bir aile filmi mi izleyeceğiz acaba? ‘ diye düşünen seyirci, birden bire kan donduran bir gerilim, bitmek bilmeyen bir takip, kendi değerlerini de sorgulatan kararlar ve insanlık sınırını zorlayan olaylar örgüsünün içinde buluyor kendisini…

Keller Dover (Hugh Jackman) ve Franklin Birch (Terrence Howard), çocukları ve eşleri ile mutlu iki arkadaştır. Pennsylvania’nın çocukların rahatlıkla dışarıda oynağı, güvenli bir kasabasında yaşamaktadırlar. Kahkaha, güzel yemekler, şarap ve yaşıt çocukların ev içi oyunları ile başlayan filmin, tek mutlu anları da aynı günün sonlarına doğru bitiyor. Evin büyük çocukları Ralph Dover (Dylan Minnette) and Eliza Birch (Zoe Soul), bodrumda televizyon izlerken, 2 çift; Keller ve eşi Grace (Maria Bello), Franklin ve eşi Nancy (Viola Davis); kızları, 6 yaşındaki Anna Dover (Erin Gerasimovich) ve 7 yaşındaki Joy Birch (Kyla-Drew Simmons) ‘ün evde olmadıklarını fark ederler. Kızlar, Doverların evine, unuttukları bir oyuncağı almaya gitmişlerdir. Ve gidiş o gidiş… Çocuklar ortadan yok olur!

Sahneye dedektif Loki’nin (Jake Gyllenhaal) çıkması ve çok çabuk bir şekilde şüpheli Alex Jones’un (Paul Dano) tutuklanması ile asıl film başlar.

Bundan sonrası, kanıtlarla ispatlanabilen ve ispatlanamayanlara karşı, bir babanın çocuğunu bulmak için kendi içgüdüsü ile yaptıklarının karşıtlığını anlatan müthiş bir gerilim.

Filmdeki gri gökyüzüne eşlik eden; grinin çeşitli tonlarına yayılmış, siyah-beyaz ahlâk anlayışı ile kabullenilmesi zor eylemler, bizim de koltuklarımızda rahat oturmamızı engelliyor. Sonuçta, bir yanı gerilim, diğer yanı etik duvarlar tarafından örülmüş, karman çorman bir labirentte yolumuzu bulmaya çalışır gibi izliyoruz filmi…

Ekran Resmi 2015-05-29 12.16.26

Prisoner’ı tipik bir Amerikan gerilimi olarak değerlendirmek, filme büyük bir haksızlık olur. Bu noktada, başka bir başarılı gerilim filmini, Mystic River’ ı anımsamak yerinde olur. İki film arasında, işlenişleri kadar, sanatsal unsurların kullanılışı açısından benzerlikler var.

En kuvvetli yan olan senaryo başarısı, filmin her sahnesinde hissediliyor. Buna Fransız kökenli Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve’ın, aslında defalarca işlenmiş bir konu olan ‘çocuk kaçırma’ konusunu perdeye aktarma başarısı ve Hugh Jackman’ın üstün performansını da eklediğimizde; filmin uzun süresi boyunca, hiç aksamadan akan bir kurgu çıkıyor karşımıza. Dedektif Loki rolü ile son derece temiz bir aktörlük örneği sunan Jake Gyllenhaal ise, Jackman ile birlikte filmi omuzlayan kişi.

İki karakter arasındaki benzer kişisel özellikler, -sabit fikirlilik, inatçılık, ne pahasına olursa olsun kızları bulma isteği- her ikisi de ‘ kendi yöntemleri’ ile olayı çözmeye çalışan bu iki adamı, sık sık karşı karşıya getiriyor.

Film boyunca devam eden gerilimin doruk noktası ise, filmin sonu…

Olayların geldiği noktada, kurtarılacak 2 küçük kızın yanısıra, tehlikede olan başka unsurlar ve kişiler de vardır artık…

Hem çocukların hayatı, hem ahlâk, hem insanlık, hem de duygusal türbülanslar arasındaki gerilimli gidiş gelişler ile izleyiciye tam bir sinema tatmini sunan Prisoners, 2013 yılının en iyi filmlerinden.

33. İstanbul Festivali kapsamında izleyici ile buluşacak olan film, kaçırılmaması gereken bir sinema çalışması.