28.09.2016

En İyi 30 Uzakdoğu Filmi: 10 – Rashomon

rashomon-court

Akira Kurosawa’yı yüzlerce kez övmüş, onlarca yazıda büyüklüğünü dile getirmiş ya da referans olarak göstermiş ve defalarca da gelmiş geçmiş listelerine yazmışızdır. Bu hal, dünya döndükçe, daha doğrusu insanlar yaşadıkça devam edecek. Onun ustalığını ve vizyonunu anlata anlata bitiremeyiz. Şimdi ise bunun en net anlaşılabildiği Rashomon filminden biraz bahsedeceğiz. Öyle ki, kendinden sonra gelen çoğu filme yol gösterici olmuş, bazı türleri derinden etkilemiş ve direkt ya da dolaylı olarak birçok kez re-make benzeri çalışmalar yapılmış. Kullanılan dil ve hikaye, bu hikayenin akışı ve senaryo matematiği ders niteliğinde olduğundan yüzlerce yönetmene ilham kaynağı olmuştur.

Rashomon, ölen bir samuray ve karısı üzerinden ilerler. Olayın zanlısı, mağduru, şahidi, rahibi ve hatta medyum aracılığı ile ölen samuray bile farklı ifadeler verir. Ortada bir gerçek vardır, bu gerçeğe ulaşılmak istenmektedir ama yolların hepsi birbirinden farklı yerlere çıkmaktadır. Burada insan psikolojisi ve dürüstlük kavramları Kurosawa tarafından derinlemesine deşilir. Burada olay gerçeğin insana göre değişkenlik göstermesi midir? Yoksa her insan kendi rahatı için gerçeği biraz değiştirebilir, yalana evirebilir mi? Belki ikisi de değil ve her insanın değer yargıları farlı. Bu da değişik kararlar vermeleri ve aynı olaya farklı açılardan bakabilmesine sebebiyet veriyor. Kurosawa izleyiciye bir taraf seçmesini söylemiyor belki ama izlerken bunu düşünmemek, insan üzerine kafa yormamak imkansız. Tüm bunlara insanın zayıflıkları da eklenince bir şeyler oturuyor. Yani düpedüz ve hangi çağa ait olduğu önemli olmayan bir insan, insanlar portresi. Bunu bazı metaforlar üzerinden hayvana ve içgüdüye götürenler olacaktır, olmuştur. Bu belki biraz sert bir yorum olabilir ama insanın zayıflıkları, bu içgüdülerden geliyor haliyle. Korku, korkuya bağlı savunma, işine en geleni devreye sokma gibi eylemler insanın olmazsa olmazları ve bunun en çok ortaya çıktığı anlar ise yalanlar. Kurosawa usta kısacası bizi bize anlatıyor ve “hepiniz yalancısınız” diyor ama eklemeyi de unutmuyor; “bunun sebebi ne?”. Önemli olan belki de bu…

Kurosawa, elbette bazı açılardan bizim kültürümüze de benzeyen kadın erkek ilişkilerini de bu hengame içinde dahi olsa işlemeyi ihmal etmiyor. Erkeğin kadına bakışı, tecavüz üzerinden onu da bir suçlu gibi görüşü yıllar yıllar sonra ne kadar tanıdık. Bir yönetmenin vizyonu, filmi çektikten 70 sene sonra, işlediği konu ve çözümlemesinin, hem de başka ülkelerde de vuku bulması ile sanırım en üst seviyeye ulaşmış demektir. Bu durum da anca Kurosawa ve onun dengi yönetmenlere özgü bir durum. Egemen kültür ve onun yaftalarının ne kadar küçülebileceğini görmek, sinemasal anlamda, öngörü kriteri ile harika bir durum ama insanın sosyokültürel sınıfları ve sıfatları göz önüne alındığında da oldukça can acıtıcı. Bu da yine Kurosawa’nın başarabileceği 70 yıllık bir serüven.

ras

Bu anlatı ve dertlere Kurosawa’nın muhteşem kadrajları,kusursuza yakın kurduğu atmosfer ve sinematografi de eklenince seviyesi de haliyle başyapıt oluyor ama daha da önemlisi, 1950 yılında kotarılan bu sarmal hikayenin kurgusu ve büyüleyiciliği. Kurgu, bu filmde ve hikayede öyle bir yerde ki; biraz ekseninden kaysa, hafif ayarını bozsa bütün filmi ziyan edebilir. Ancak, Kurosawa filminde bu mümkün değil ve kurgu olabilecek en muhteşem şekilde. Hem de bu film özelinden ziyade sinema tarihi açısından da en iyilerin arasında.  Kısacası, zaten muhteşem olan içerik, kusursuz bir biçimle karşımıza çıkıyor ve bizi savunmasız bir şekilde koltuğumuza çiviliyor. Teknik muhteşemliğe bir de güzel oyunculuklar ekleniyor ve filmin kusursuzluğu bir kat daha artıyor. Özellikle, her fırsatta hakkı yendiği, yeteri kadar değer verilmediğinden dem vurduğum büyük oyuncu Toshiro Mifune’nin varlığı bu bonusun da tam puan almasını sağlıyor ve totalde filmi gelmiş geçmiş en iyi filmler arasına doğru itiyor.

İnsanı anlatan, insanın çıkmazlarını ve zayıflıklarını perdeye yansıtan büyük usta, gerçeklik kavramı ve yalanları da olması gerektiği gibi önümüze seriyor. Her seferinden farklı duygular hissettiğimiz olay örgüsü ile de dertlerinin hepsini tek tek ve hiç sıkmadan anlatıyor. Muhteşem kurgusu ve atmosferi ile de öldürücü darbeyi vuruyor. Filmin çıkış noktası olan “anlamıyorum” sözcüğü ile bize anlatılabilecek her şeyi anlatıyor büyük usta. Filmi bir çırpıda özetleyen şu harika replikler ile yazımı sonlandırmak isterim;

“İnsanoğlu zayıftır, o yüzden yalan söyler. Hatta kendine bile!”

“İnsanlar kötü şeyleri unutmak ve yalan da olsa iyi şeylere inanmak ister. Böylesi daha zahmetsizdir.”