22.09.2016

Rauf: Bana ‘’Pembe’’yi Anlatabilir misin?

Rauf (3)

Soner Caner ve Barış Kaya’nın birlikte yönettikleri Rauf filmi, katıldığı birçok festivalden sonra şimdi de vizyonda izleyici karşısına çıkıyor. İstanbul Film Festivali’nin yarışma bölümünde yer alan Rauf, 52. Antalya Film Festivali’nde ‘’Work in Proges’’, Sofya Film Festivali’nde de FIBRESCI ödülüne layık görülmüştü. En önemlisi ise 66. Berlin Film Festivali’nde, yüzlerce filmin arasından sıyrılarak “Generation Kplus” kategorisinde “Kristal Ayı” için yarışan altı filmden biri olmuştu. Berlin’den oldukça olumlu geri dönüş alan Rauf, bakalım yerli seyirciden de aynı beğeniyi görebilecek mi?

Öncelikle Rauf filminin çekilmesine ya da hikâyesinin oluşmasına sebep olan durumu biraz konuşmak gerek. Yıllardan beri ülkemiz topraklarında süregelen çatışma ortamı, nice romana, şarkıya, türküye, filme konu olmuştur. Elbette bir ülkedeki acılar, ölümler, haksızlıklar sanatın alanlarına nüfuz edecektir. Fakat yıllar içerisinde kendine ait bir tür(Kürt sineması) bile oluşturan yerli sinema bu konuda çoğu kez derdimizi anlatalım derken kötü bir eser koymaktan öteye gidememiştir. Kör göze parmak sokan, derdini süslü ve şaşalı bir şekilde bağıra bağıra söyleyen, adeta dikte niteliğinde filmler görmek artık alışılagelmiş bir durum. Elbette Kürt meselesine değinen nitelikli filmler de izledik. Peki, Rauf bu filmlerin arasında nerede duruyor? Rauf, öncelikle sinemasal anlamda değme yerli filmlere taş çıkartacak denli başarılı bir film.

Kars’ın bir köyünde yaşayan küçük Rauf ve onun dünyasına dâhil olanlarla sınırlı bir film Rauf. Rauf’un anne, babası, arkadaşları, ustası ve âşık olduğu ustasının kızı Zana… Filmin perdenin önündeki, görünen meselesi Rauf’un Zana’ya olan aşkıdır. Pembe rengi sevdiğini anladığı Zana’nın uğruna pembeyi bulmaya, anlamaya kendini adayan Rauf’un dünyası fazlasıyla büyüleyici. Rauf’un ve elbette onunla birlikte biz seyircilerin pembe rengi görememesi, bulamaması filmin odağına oturttuğu mükemmel bir çatışma malzemesi. Aslında pembe renk bir nevi barışı simgeliyor. Yani filmin en büyük metaforu pembe. Çatışma seslerinin çok net geldiği, her evden bir gün cenazenin çıktığı bir köyde ne yazık ki küçük ve masum yüreğiyle pembeyi(barışı) arayan Rauf, biz seyircileri oyunculuğu ve hissiyatıyla fazlasıyla etkiliyor.

Rauf (2)

Anadolu’da çekilen filmlerdeki inandırıcılığın en önemli formülünün her zaman oyunculuklardan geçtiğini düşünürüm. Elden geldiğince yerel halka da filmde rol verilmesinin başarıyı arttırdığı da yaşanmış bir gerçektir. Lakin bu durumda yönetmene daha çok iş düşecektir. Zira oyuncu olmayan birini yönetmek elbette daha zordur. İşte Rauf, en başta bu durumdan alnının akıyla çıkarak filmin başarısı ile ilgili çok büyük bir adım atıyor. Başta Rauf’u canlandıran Alen Hüseyin Gürsoy ve yerel halktan olan birçok oyuncu üzerlerine düşeni fazlasıyla yapıp, oldukça inandırıcı oluyorlar.

Onur Ünlü’nün filmleri başta olmak üzere birçok başarılı filme görüntü yönetmenliği yapan Vedat Özdemir, Rauf’da adeta döktürüyor. Film boyunca görüntü yönetiminin başarısına hayran kalmadan edemiyorsunuz seyirci olarak. Görüntü yönetiminin mükemmelliğine eşlik eden enfes kamera kullanımı izlenilen filmi görsel bir şölen haline getiriyor desek abartmış olmayız sanırım. Caner ve Kaya çifti, beyazperdeyi bir tablo olarak düşünürsek o tablonun içini ustalıkla döşeyen ressamlar gibi çalışmış adeta. Kadraj içinde kadraj, ters ışık ve daha nice güzellikle süsleniyor film. Tabii tüm bunlara Kars gibi mükemmel bir atmosferin ev sahipliği yaptığını da unutmayalım. Rauf filmini izlerken en hoşuma giden şey ise birçok sahnede fon müziği yerine çatışma seslerini kullanması oldu. Bu sesler, çatışma sahnelerini göstermekten daha etkileyici bir görev üstleniyor. Zaten filmin başından sonuna kadar hiçbir şeyi açık açık göstermeyip, metaforlar ve sesler üzerinden, derdini açık etmesi filmin en büyük artıları.

Bu, izlerken seyirciye yerli sinema açısından umut aşılayan, minimalist sinema için örnek teşkil edecek filmin en büyük ve belki de tek handikabı ise sonunda ne demek istediğinin bulanıklaşması oluyor. Tamamen barışa zeytin dalı mı uzatıyor?  Yoksa son zamanlarda sivil halkı da hedef haline getiren bir örgütü kutsuyor mu? Film bu soruya net bir yanıt veremediği için kafa karışıklığına sebep olmaktan kurtulamıyor ne yazık ki.