11.10.2017

Rebel in the Rye: Çavdar Tarlasındaki Asi

Rebel in the Rye: Sıradışı Yazarın Sıradan Filmi

“Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum.”

Amerikan ve dünya edebiyatının önemli olduğu kadar gizemli ismi J. D. (Jerome David) Salinger‘ın yazar olma sürecini ve ünlü romanı The Catcher in the Rye’ı (Çavdar Tarlasında Çocuklar/Gönülçelen) yazdığı dönemi merkezine alan Rebel in the Rye, sıra dışı bir karakterin hayatını sıradan bir dille aktaran riske girmemiş bir biyografi filmi.

Kenneth Slawenski‘nin J. D. Salinger: A Life (Üzüntü, Muz Kabuğu ve J. D. Salinger) adlı biyografik kitabından senaryolaştırılan film Gönülçelen‘in ünlü girişiyle açılıyor. Salinger’ın NYU’dan atıldıktan sonra yazarlık üzerine eğitim almaya karar verip Columbia Üniversitesi’ne başvurduğu dönemi başlangıç noktası olarak alıyor. ‘O ana kadar hayatında istediklerini gerçekleştirememiş olan J.D., istediği bölüme başlamışken Eugene O’Neil’in kızı Oona O’Neil ile tanışarak duygusal hayatında da aradığı mutluluğu bulmuştur. Salinger’ın kısa öyküler yazıp hayali olan The New Yorker’da bir türlü yayınlatamadığı bir evrede karşısına Columbia Üniversite’nden hocası ve Story dergisinin de editörü olan Whit Burnett çıkar. Burnett’in direktifleriyle yazarlığa dair gerekli disiplini ve özeni gösteren Salinger tam kısa öykülerini yayınlatmaya başlamışken WWII’nun patlak vermesiyle kendini ülkesi için savaşırken bulur.’ Film de işte bu noktada inandırıcılığını kaybetmeye başlıyor.

Salinger’ın bir bölümünü savaş anında cephede yazdığı başyapıtı The Catcher in the Rye’ın yazım sürecinin filmde kapladığı alan çok sınırlı ki filmin bu eser üzerine kurulu olduğunu düşününce bu noksanlık daha da dikkat çekiyor. Salinger’ın ilk olarak bir kısa öyküsünde yer verdiği Holden Caulfield‘ı baş kahramanı olduğu bir romana çevirme motivasyonu cephede yaşadıkları ve savaş sonrası travmalardan çok Whit Burnett‘ın telkinleri ile açıklanıyor. Savaşa kadar yazarlık ve yazma sürecine dair önemli mesajlarıyla klasik bir Hollywood biyografik anlatımına sahip olan film Salinger’ın karakterinin evrildiği noktada aynı başarıyı gösteremeyerek yerinde sayıyor. Hollywood’un çok sevdiği “Akıl hocasını yücelt” ve “Aşk acısı çeken baş kahraman” mottolarına sarılan film savaşta Burnett’tan gelen mektuplardan aldığı güç ve Oona’nın Charlie Chaplin‘le evlendiğini öğrenmesinin hırsıyla romanı bitirmeye çalışan bir Salinger portresi çiziyor.

Holden karakterinde kendini gören insanlar tarafından yolu kesilen, yazarlık kariyerine her daim balta vuran babası tarafından beklediği takdiri sonunda görmesine rağmen hemen ardından gelen “Şimdi daha iyi bir kitap yaz” cümlesiyle irkilen Salinger, filmde kısa bir süre sonra şehirden uzaklaşıp çitlerle çevrili bir orman evine kaçıyor. Savaş dönemi ve sonrasında Salinger’ın girdiği travmayla birlikte yazdığı öyküleri yayınlamayı bırakıp toplumdan uzak bir yaşamı tercih etmesi o kadar zayıf ve aceleye getirilmiş ki Salinger’la empati kurmaktan çok bu içine kapanışı yadırgar hâle geliyoruz.

Salinger’ı Tanımayanlar İçin İyi Film

Aslında filmin tüm olumsuz tarafları Salinger’ı az çok tanıyıp filme bu gizemli adam için beklentiyle giden kişilere batacak kısımlar. Rebel in the Rye, Salinger rolüne fazlasıyla yakışan Nicholas Hoult ve akıl hocası Whit Burnett‘ı her zamanki karizmasıyla canlandıran Kevin Spacey sayesinde macera aramayan, iyi bir biyografik film. Yazarı tanıyanlar içinse öykü ve romanlarından alıntıları beyaz perdede dinleyebilmek için bir fırsat.

Yönetmen Danny Strong‘un ilk uzun metraj filmi olduğunu hesaba katınca bu risksiz biyografik anlatımı tercihi daha da anlaşılır hale geliyor. Hikâyesine Amerikan edebiyatı tarihine damga vuran bir adamı, baş rollerine böyle güçlü isimleri alan bir filmde belki de eleştirilmesi gereken ilk şey yönetmen tercihi… Sağlam bir kariyere sahip ve Salinger’a layık kalıpların dışında anlatıma başvurabilecek bir yönetmenle Rebel in the Rye çok daha çarpıcı bir filme dönüşebilirdi. Yazık olmuş…