31.05.2017

Sinefil Günlüğü: Repulsion

Roman Polanski’nin apartman üçlemesinin ilk filmi Repulsion (diğer ikisi Le locataire ve Rosemary’s Baby) psikolojik gerilim filmlerinin başyapıtlarından biri kesinlikle. Zaten çok iyi düşünülmüş bir senaryo ve başarılı yönetmenliğe ek olarak Catherine Deneuve’nin muhteşem oyunculuğu filmin etkileyiciliğini daha da arttırıyor.

Repulsion, Carol adındaki genç kızın bastırılmış cinsel duyguları ile başa çıkmaya çalışmasını anlatıyor. Bu alışılagelmiş konu metaforlar kullanarak ve gerilim ortamı yaratarak bambaşka bir havaya bürünüyor. Polanski daha film başında Carol’un gözünden jeneriği düzensiz bir şekilde akıtarak film boyunca izleyecekleriniz tıpkı bu jenerik gibi oradan oraya savrulacak, hiçbir şey bir düzen içerisinde olmayacak diyor.

Film başladığında biraz durgun, dalgın bir genç kız olarak tanırız Carol’u. Carol bir kuaförde manikürcü olarak çalışır. Ablası ile birlikte yaşar. Ablasının erkek arkadaşından pek de hoşlanmaz. Aslında her şey normaldir. Zaten film süresince Carol’un nevrozları artacaktır. Şizofrenin katotanik yönünde seyir gösteren Carol bizi istemeyeceğimiz kadar zorlu sahneler izlememize sebep olacaktır. Ama Carol’un biz izleyiciler çok da umurunda değilizdir. O kendi nevrozların da kaybolmuştur artık. Ablasının tatile çıkması ile artan nevrozları ablasının gelmesi ile en azından bizim için bitecektir.

Daha Carol’u çok çözemediğimiz sıralarda neden kendisinden hoşlanan yakışıklı ve centilmen çocuğa yüz vermez, ablasının sevgilisinden bu kadar rahatsız olur pek bir anlam veremeyiz. Ta ki ilk ipucumuzu aile fotoğrafından alana kadar. Aile fotoğrafında abla babanın dizine başını koymuş ve gayet mutlu iken Carol asık suratlı ve objektiften farklı tarafa bakmaktadır. Burada en azından Carol’un mutlu bir çocuk olmadığını, ailesi ile bir problemi olduğunu fark ederiz. Ablasının seks yaparkenki sesi, yolda yürürken işçilerin ona laf atması, kendisinden hoşlanan çocuğun öpmesi onu fazlasıyla rahatsız ediyor. Öpüşmeden sonra eve gelip hemen dişlerini fırçalıyor. Kaldırımda ona laf atan işçilerin olduğu yerde ertesi gün derin bir çatlak görüyor ve uzun süre bu çatlağa dalıp gidiyor. Ablasının geceleri seks yapma sesinin gelmesi ile gece 12 gibi kilisenin çanının çalar ve yatakta orta yaşlı bir erkek ona tecavüz etmeye kalkışıyor. Evet, ipuçları artık arat arda gelmektedir ve büyük bir problem olduğu anlaşılmaktadır. Biz ciddi bir şeyler var derken ablanın sevgilisi ile tatile çıkmasına tıpkı Carol gibi bizim de gönlümüz el vermez. Fakat abla maalesef bizim kadar Carol’un dengesizliklerini fark etmemiş ya da gereken önemi vermemiştir.

Repulsion

Evet abla gider ve bastırılan duygular Carol’u sıkıştırdıkça Carol intikam almaya da başlar. Zaten sadece işe gitmek için dışarı çıkan Carol, iş yerinde de tuhaf davranışlar sergilediği için işe de gitmez. Ve artık tamamen eve, aslında rahmin içine kapanır. Çünkü ne olduysa o rahmin dışına çıkmasıyla başlamıştır. Ve Carol kendini tekrar tamamen tehlikesiz olan rahme hapsetmiştir. Film boyunca onu bu rahmin içinden çıkarmaya çalışanları ya da rahmin içine girmeye çalışanları cezalandırırken izleyeceğiz. İşte gerilimin dozu da zaten buradan sonra artar.

Zavallı Carol için kendini hapsettiği rahim de çok rahatsız edicidir. Çünkü gördüğü her şey ona penis ve vajinayı, seksi, bakireliği hatırlatmaktadır. Bu da onu sürekli nevrozlarına sürüklemektedir. Bardağı vajina diş fırçasını penise benzettiği için ablasının erkek arkadaşının diş fırçasını sürekli bardaktan çıkarır. Carol’un diktiği beyaz elbise gelinliği bekareti, evin penceresinden görünen manastır bekareti, televizyon haberlerinde belediye başkanının lavabosundan çıkan yılan balığı penisi, dolaptaki tavşan (cinselliğe düşkün bir hayvandır) cinselliği, taşan küvet taşan arzuları, duvardaki çatlaklar rahimde doğum esnasında oluşan gerilmeleri de bize hatırlatılanlardır.

Polanski rahmin içindeki gerilim ortamı için ise müziktense kuş sesleri, tavşana gelen sinek vızıltıları, rahibe gülüşmeleri, saat tik tak’ları kullanır. Carol’un bu seslere ve mabedine zorla girenlere asla tahammülü olmayacaktır. Onlara gereken cezayı verecektir. Polanski bu cezalandırma sahnelerin de de bizi Hitchcock özellikle Psycho  filmine götürmektedir. Ama tabi ki çok daha şiddetlidir Polanski’ninki.

Filmin sonunda ise çok büyük bir paradoks vardır. Ona bunları yaşatan babasının yerine koyduğu ablasının sevgilisi rahmin içerisinden bir baba şefkati ile kucaklayarak çıkarır. Son görüntü olarak da ekranda aile fotosunda ki baba ile Carol’un silüeti kalır..