10.08.2016

Perdenin Gülümseyen Gözü Robin Williams

İlk kez ne zaman izledim hatırlamıyorum Dead Poets’ Society (Ölü Ozanlar Derneği) filmini aynı şekilde kaç kez izlediğimi de. Öğrencilik hayatımı derinden etkileyen bir filmdi Dead Poets’ Society, hatta hayatımı da diyebilirim. Kendisine “Hey Kaptan, bizim Kaptan” diye seslenilmesini isteyen bir öğretmen, gözlerinin için gülen, öğrencilerine yeni pencereler sunan, onların yanında yer alan John Keating (Robin Williams).

İnsan oyuncuları ister istemez rolleriyle tanıyor. Sanıyor ki perdede gördüğü insanın kişiliği ile gerçekteki kişilik örtüşüyor. Ben de Robin Williams’ı John Keating olarak tanıdım, öyle sevdim. Bir yerlerde karıştı işte Keating’e olan sevgim ile Williams’a olan duygularım. Harmanlandı, Williams adeta o oldu. Sonra zaman geçti tabiî, Williams’ın başka filmleri de olduğunu öğrendim, izledim çoğunu. Ama Keating kompozisyonu hep ayrı bir köşede durdu. Kim bilir belki hiç öyle bir öğretmenle tanışmadığımdan, öyle bir öğretmenim olmadığından ya da ben daha sonra öğretmen olup Dead Poets’ Society filmini öğrencilerime izlettiğimden. Bazen ne çok etkilendiklerini görüp sevindim bazense filme yüz vermediklerini görüp üzüldüm. Ama en çok tekrarladığım “Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.” sözünü ben de Keating gibi hayatımın mottosu haline getirdim.  Dedim ya daha sonra fark ettim Williams’ın başka filmlerde de oynadığını, sadece John Keating olmadığını. Mesela Keating olmazdan iki sene evvel, ayrıksı duruşuyla Vietnam’a umut salan Adrian Cronauer olmuş Williams. Uzandığı mikrofondan “Günaydııınnn Vietnammm” diye başlamış güne. 1990 yılında Dr. Malcolm Sayer olarak umut dağıtmış hastalara (Awekenings, Uyanışlar). Bir bakmışız Hook (Kanca) filminde Peter Pan, The Fisher King’de Parry olarak çıkmış karşımıza. Deliliğe övgü gibiydi perdedeki Parry. Onu izlediğimiz her filmde gözlerinin içi gülüyordu Williams’ın. Ders niteliğinde sözler söylüyor ve bizlere yaşama sevinci kazandırıyordu.

Sean Maguire Good Will Hunting robin williams

Doksanlar altın yıllarıydı sanırım Williams’ın. Yetmişlerde sokaklarda pandomim yaparak girdiği dünyada seksenlerden Good Morning Vietnam ve Dead Poets’ Society ile çıkmıştı. Sonraları komediye daha bir meyillendi. Aslında komedi oyuncularının kaderi gibiydi belki de pek ciddiye alınmamak. Ancak o, kariyerine birçok adaylık ve ödül sıkıştırmayı bildi. Yıllar 1997’yi gösterdiğinde Good Will Hunting (Can Dostum) ile karşımıza bir kez daha yol gösterici kimliğiyle çıktı Williams. Sean Maguire olarak Will’e yol gösterirken hepimizin yüreklerine değen, akıllarından geçen cümleler dökülüyordu ağzından. “Mükemmel değilsin. Seni şüpheden kurtarayım tanıştığın o kız da mükemmel değil. Asıl soru birbiriniz için mükemmel olup olmadığınız. Önemli olan bu. Dünyadaki her şeyi bilebilirsin ama bunu öğrenmenin tek yolu denemektir.” derken bir kez daha Keating gibi yaşamayı öğütlemiyor muydu bize? Hatta birçoğumuz Keating’i yakalamadık mı Maguire’de!

Gerek dram gerekse komedi Robin Williams’ın büründüğü karakterler birçoğumuz için ders niteliğinde ayrıntılar içeriyordu. Kolay değil birlikte büyüdüğün sinema dostlarını kaybetmek. Bizim kuşak için yeri doldurulamaz bir öğretmendi Williams. Dediğim gibi rollerle gerçeklik karışıyor çoğu zaman. Olsun varsın, karışsın. Williams’ı “Bizim Kaptan” olarak anmak ve hatırlamak bizim kuşağın gönlünü titreten bir şey olmayacak mı her zaman? Duymuyor musunuz hâlâ orada…

dp

“Keating: Yaşadığın günü kavra! Henüz vakit varken tomurcukları topla. Yazar bunu neden yazmış?

Öğrenci: Acelesi var.

Keating: Bilemediniz. Ama önemli olan yarışmaktı. Çünkü hepimiz solucan yemi olacağız, arkadaşlar! Buna ister inanın, ister inanmayın, her birimiz bir gün nefes almayı kesecek ve öleceğiz. Şimdi öne doğru bir adım atın. Ve geçmişten gelen bu yüzleri biraz inceleyin. Onlara daha önce ciddi olarak bakmadınız. Sizden pek farklı değiller. Aynı saç modeli. Tıpkı sizler gibi hormonlara sahipler. Sizler gibi yenilmez hissediyorlar! Dünya onlar için bir istiridye. Çok büyük şeyler başaracaklarına inanıyorlar. Sizler gibi gözleri umutla dolu. Peki yapabileceklerini yapmak için yaşamaya acaba çok geç mi başladılar? Çünkü bu oğlanlar artık çiçeklere gübre oldu. Ama eğer dikkatle dinlerseniz size fısıldadıklarını duyarsınız. Yaklaşın. Dinleyin! Duyuyor musunuz? Carpe… Carpe… Carpe Diem… Yaşadığınız günü kavrayın, çocuklar. Hayatınızı olağandışı yapın!”

*Bu yazı daha önce Evrensel Pazar ekinde yayınlamıştır.