30.05.2017

Roman Polanski: Klasikten Moderne Doğru

Her şeyi ya da her kıvamda hamuru ustalıkla yoğurabilen ve ait olduğu tat ile sunabilen bir yönetmen Roman Polanski. Bağlı bulunduğu Polonya topraklarının içine sıkışmayan bir yönetmen o. Evrenin bir ucundan diğer ucuna onunla birlikte gezerken toplumsal çöküşün, klasik toplumun ya da modern toplumun nerede ve kimler için olduğunu izleriz filmlerinde. Savaşlar, egolar ya da bireyin hapsolduğu türlü sorunlar nasıl vuku bulur derken bir yandan psikoloji havuzuna dalarız. Polanski’ye Jules Verne’in “Seksen Günde Devr-i Âlem”inin sinema durağı desek yerinde bir övgü olur. Hikâyelerinde belirleyici olan zamansızlıkla birlikte bizde onu zamansız kılmayı amaçlayarak doğum gününü onun filmleriyle hatırlıyoruz: Klasikten moderne doğru 5+1 Polanski Sineması.

1. Repulsion (1965)

Her şey, unsurlar ve fiiller, seni yaralamada elbirliği ederler. Burum kıvırmanın zırhına mı bürünmelisin? Kendini bir tiksinti kalesinde tecrit mi etmelisin? İnsanüstü kayıtsızlıklar mı düşlemelisin? Zamanın yankıları seni son yokluklarının içinde de mağdur edeceklerdir…*

Gözlerimizin içinden akmalı bütün gerçeklik, duygular ve çığlıklar. İçimizde büyüttüğümüz bütün utanç dolu duygular yahut fiili olarak dökmek istediğimiz ama bir türlü dökemediğimiz eylemler. Utanç duyarız bu eylemlerden, hem de ne utanç. Bizim bize değil, toplumun bize öğrettiklerinin aksi şeridinde koşturan eylemlerdir bunlar. Utancımız ya da gizil duygularla sadece karanlıkta ve yine onun yegane çocuğu karanlıkla ettiğimiz sohbetlerdir. İki kişinin bildiği sır, sır değildir derler. Bu kez bu sırrı bilen iki kişi değil üç kişidir: Ben, içimdeki ses ve lineer olarak benimle yürüyen sonsuz karanlık. Öyle ki artık bu bir sır değil, saklanmaması gereken bir olgu haline gelir.

Polanski sineması deyince pek çoklarının aklına onu filmografisini orta noktasında yakalayan “The Pianist (2002)” gelse de şüphesiz yönetmenin en karakteristik filmi, film haritasının başlarındaki “Repulsion (1965)”dır. Yönetmenin ilerleyen dönemlerinde insan temelli duygulara sıkça yer vereceği temalarından birine odaklanan film, genç bir kadın üzerinden hikâyesini anlatıyor. Catherine Deneuve ile izlediğimiz Carol karakteri benliğini yücelten ve evrende biricik olma gayesine düşmüş ancak bunu doğrudan yollar yerine dolaylı olarak sunan genç bir kadın. Oldukça inatçı olan ve yaşamla arasına perde çekmiş bir obsesifin daha çok mücadelesini değil bununla nereye kadar yaşayacağı üzerinden zemine yerleştirilen film, yönetmenin karakter okumasındaki başarısını da gözünüze sokar vaziyette. Aynı tiksinti ya da iğrenme deneyimini film ilerledikçe daha bir yoğun yaşadığımız Repulsion, kurduğu evrende açık kapı bırakmayacak şekilde izleyiciyi de büyük bir boşluğa yahut kapana kıstırıyor; bütün bu histerik koşturmacayı daha mutlak değil daha metodik yaşayasınız diye.

2. Cul – de – sac (1966)

“Kayığı sallama Richard!”

Kayığın sallandığı Northumberland’da suların yükseldiği bir gün. Düzenli aralıklarla nereden geldiği belli olmayan bir yığın misafir. Ve Britanya’da bir kaleyi ziyaret edenler ile ağırlayanlar arasında geniş bir coğrafyaya yayılan Polanski hicvi.

Vurulmuş ve ölüme hazırlan bir Hitler mi, kılıbık ve bir İngiliz kalesi sahibi Amerikalı mı, konuklarıyla dilediği gibi vakit geçiren ve hafif meşrep bir Fransız mı istersiniz? Tıpkı kalede yaşayan ve kovulan kümes hayvanları gibidir karakterler. Ortak bir alanı ansızın gelen biriyle hiç çekinmeden lakin ansızın bölünmeyle yaşarlar. Hayvanların arasında belirlediği gibi bir düzen hakimdir; kümes horozunun güçle belirlendiği bir yapı bu. Nereden ya da nasıl geldiği pek mühim değildir. Eğer var olan horozdan güçlü ve söz sahibi ise artık egemenlik ya da son sözü söyleme hakkı onundur. Başta adını geçirdiğimiz hicvi yapının, aynaya yansıyan hali böyledir. Sosyal ve o hep bahsi geçirilen “biz insanız, düşünen bir varlığız” dogmasını yıkmak içindir Cul – de – sac. Bozuk olan bir düzen vardır bunun adı insan olmak değildir. Son sözü söyleyen ne George (Donald Pleasence) ne de Richard (Lionel Stander)’dır. Polanski’dir, Polanski’nin bozulduğuna çokça inandığı evreni.

3. The Pianist (2002)

“Bizi yaralarsanız kazanamaz mıyız,

Bizi gıdıklarsanız gülmez miyiz,

Bizi zehirlerseniz ölmez miyiz?”

Polanski deyince hemen hemen herkesin aklına gelen ilk ve tek filmdir “The Pianist (2002)”. Yahudi asıllı Polonyalı müzisyen Wladyslaw Szpilman’ın otobiyografik kitabından uyarlanan filmin bu akla gelir olması yersiz değildir. Bir müzisyenin başarılarını ya da kariyerini anlatmak ziyade sinema dünyasının belli aralıklarla yöneldiği ve dert edindiği soykırım konusuna eğilen film, bu varyasyonda yer alan yapımlar arasında hatırı sayılır bir samimiyete sahip. Her an dramatize olmaya müsait hikâyede, bir dramatize yön var mıdır? Pek tabi vardır ama bu ögeler öyle sizi bizi rahatsız edecek cinsten değil. Yönetmenin hikâyeyi çok rahatlıkla taşıyabileceği bu zemine sığmaz yapısı yıllar sonra dahi aynı tadı damağınızda bırakan bir hale bürünüyor.

Polanski’nin kendi ülkesinin sesine kulak verdiği ve onun bir dönemine rastgelen bu soğuk yıllarda paltoyu omuzlanan Adrien Brody oluyor. Ara ara tekrarına düştüğümüz “Acaba bu oyuncu olmasaydı kim olurdu?” sorusu The Pianist ile de kafaları kurcalıyor. Yeteneğini büyük ölçüde ve son raddesine kadar karakteri için giyinen Brody için de tıpkı Polanski için dediklerimizi tekrar etsek yersiz değil; Polanski denilince akla gelen The Pianist, Brody için de aynı yorumları yaptırıyor.

Yönetmenin sinemasında tam anlamıyla seksenler ile başlayan daha klasik yapıda ilerleyen hikâye anlatıcılığı 2000’lere geldiğimizde doruk noktasını yaşıyor. Bundan nasibini fazlasıyla alan The Pianist’in anlatısı işte olabildiğince klasik bir çerçevede gelişiyor. Hikâye kısmına geldiğimizde Nazi sömürgesi haline gelen ve ikiye bölünen bir Polonya ve bu Polonya’da yaşayan Yahudi vatandaşların ikinci sınıf insan muamelesi görmesi dert ediniliyor. Dönem tarihinde gördüklerimizin katbekat daha yukarısının yaşandığını bilmemiz, Polanski’nin buzdağının sadece görünen kısmını aktardığını gözlemlememize olanak sağlıyor. Ne var ki aktarılanlar bile havada uçuşan toz parçacıklarının teninizi rahatsız etmesine yetiyor. Olayın ikinci sınıf insan profili dışında yönetmenin sadece anlatmadığı, adeta esefle kınadığı ikinci bir durum daha var: Muhbir ya da sessiz komşular ne kadar canımızı yakar?

4. The Ghost Writer (2010)

“Ego duvarı; hepimizde vardır bir tane. Tıpkı dişçilerdeki akvaryum gibi”.

Az evvel dile getirdiğimiz daha klasik yapılı filmlerde yaşanan bu doruk noktasının, filmografideki örneği “The Ghost Writer (2010)”. Yönetmenin sinemasında üvey evlat gibi ayrıksı bir köşede duran filmlerden biri desek haksızlık etmiş olmayız. Bir başka uyarlama olan Robert Harris romanı “The Ghost”dan sinemaya aktarılan hikâyede “gölge yazar olmak” edimi üzerine duruyor yönetmen. Kim olduklarının, ne yaptıklarının dahası isimlerinin bile bir yerlerde geçmediği bu yazar koluna bağlı bir hayalet yazar, politik birilerinin anılarını elden geçirmekle görevlidir. Ancak olayların üzerini biraz kazıyınca bir yazarın bilmemesi gereken şeyler gün yüzüne çıkar. Bir takım klişeler üzerinden ilerleyen filmde neredeyse pek çok şey tamda beklediğimiz şekilde kulvara girer. Yazı dizisine aldığımız film aslına bakarsanız klasik Polanski hayranlarını üzen ama jenerik kısmını dışarıdan seyredenleri mutlu edecek cinsten. Kendi pisti dışında çaldığı düdüğü de fevkalade duyurabilen bir yönetmenin örnek filmi.

5. Carnage (2011)

“Bitmeyen Görüşme”

Çocuklarının sorunlarını halletmektense önce kendi sorunlarını halletmeyi öğrenmesi gereken iki çiftin hikâyesi. Yönetmen Polanski bu defa günümüzün problemine eğiliyor. Modern bir toplum ve bu toplum içinde her şeylerini birbirlerinden saklayan, mutsuz bireyler. Mutsuzluğun altına bolca istifleyebileceğimiz ve sayısını hızlıca arttırabileceğimiz daha pek çok şey ekleyebilirsiniz bu kavram listesine. Yakın zamanda izlediğimiz ve aynı problemi dert edinen pek çok filmden biri olan “I Nostri Ragazzi (2014)”de olduğu gibi “Carnage (2011)” de çocukların altına sığınan ve kendilerini bir anlamda unutan ve patlayan bir durum karşısında bütün benliklerini, sorunlarını çarşaf çarşaf ortaya döken ve bir nevi bununla rehabilite olan aileleri kadraja taşıyor.

Polanski’nin filmini taşıdığı Amerika’da küçük bir parka paralel uzanan beton evlerin arasında geçmektedir hikâye. Birbirlerine karşı aslında hiç olmadıkları bir tavır ve imaj içinde olan bu insanların bitmek bilmeyen sorunları ve haykıramadıkları esas duruşları Nancy Cowan’ın (Kate Winslet) masanın ortasına kusmasıyla fişeği ateşler. Ortamdakiler bir yudum alkolün de etkisiyle sustukları her şeyi birbirlerine haykırırlar. Çocukların sorunlarından evvel kendi sorunlarını çözmeleri gerekmektedir.

BONUS FİLM

Rosemary’s Baby (1968)

“İsa’nın Kara Kardeşi”

Oldukça zengin bir içeriğe sahip bu Polanski filmi belki de sinema tarihinde hatırı sayılır bir alt din-üst din algısı yaratmakta. Filmi farklı kılan noktası ise bu alt-üst kimliği aynı din ve bu dine bağlı efsaneler üzerinden yontması. Tam bir ideal çift örneği ile konumlandırılan karakter alt yapısında kötüye doğru giden bir bilinmezlik vardır. İlahi bir bakış açısıyla bunu bilen bizler Rosemary’yi bekleyen sürprizlerle birlikte bir haz duygusu değil, endişe yüklü duygu içine gireriz. Komşuluk kavramına bu kez farklı bir pencereden yöneldiğini seyrettiğimiz yönetmen, bu kavram ile kötülük ve peşi sıra gelen şiddetin ne dinle ne de alt dinle bir ilgisi olmadığını söyler. Kötülüğün maytabını patlatmak için şeytana lüzum yoktur. O bir şekilde zaten patlar.

Yaşanan her şeye bir kusur buluruz ama gördüğümüz nedensellikten başka bir şeyler olduğunu hiç mi hiç kabullenmeyiz. Bizim düşündüğümüz gibi bir şeylerin olması mümkün değildir. Yan evden gelen tuhaf sesleri bir teypten yahut bir hikâyeden geliyordur diye düşünmeyiz. Bu kestiremediğimiz türlü şeylerin içinde Polanski güçsüz Rosemary’nin şeytandan olan çocuğunu da ufkumuzun gizemine bırakır. Çokça filmi anlatmak yerine film boyunca peşi sıra gezdiğimiz Rosemary’nin bütün endişesini hissettiğimiz anlarda son bir soru: “Çocuğun şeytandan olması neyi değiştirir?”

*Akt. Haldun Bayrı, Çürümenin Kitabı (Metis 2012), s. 32.