31.05.2016

Rosewater: Bir Ortadoğu Hikâyesi

Herhangi bir evde arama yapan, devlet erkini temsil eden kişilerin evde buldukları alakalı alakasız bir dünya kitap, dergi, DVD’yi “sakıncalı” görüp de bunları bulunduran kişiyi suçladıkları bir sahneyi canlandırın gözünüzde. Çok tanıdık bir sahne, değil mi? İşte Maziar Bahari’nin 4 ay sürecek  tutukluluk süreci de böyle başlıyor.

İran’da 2009 yılında yapılan seçimler Ahmedinejad lehine sonuçlanır, seçimlerde hile yapıldığını düşünen halk sokağa dökülür, ortalık karışır ve İran asıllı Kanadalı gazeteci Maziar Bahari de durumu izlemek üzere İran’a gider. Buraya kadarı zaten olması gerekenidir işin. Ama İran’a gittikten sonra hiç de Bahari’nin düşündüğü gibi gelişmez olaylar. Babası ve ablası, Şah ve Humeyni rejimlerinde erk tarafından ezilen Bahari, Ahmedinejad döneminde yine benzer bir erkle mücadele içinde bulur kendisini.

Maziar Bahari, İran’da tutuklu kaldığı 4 aylık süreçte yaşadıklarını “Then They Came for Me” adlı kitabında anlatıyor. Bu kitabın beyazperdeye aktarılması ile ortaya çıkan “Rosewater”ın yönetmeni Jon Stewart. Jon Stewart’ın böyle bir maceraya atılmasının ise oldukça dokunaklı bir gerekçesi var: Jon Stewart’ın programına, eğlence unsurları barındıran bir röportaj veren Bahari burada “Ben Amerikan casusuyum” gibi bir tümce sarf eder. Bu “komiklik” olsun diye söylenen basit tümce, döner dolaşır ve İran’da Bahari’yi bulur. Bahari’ye yöneltilen suçlamalardan biri de bu olur. Bir nevi özür niteliği de taşıyan film, böylece Stewart’ın “ilk film”i olur.

rosewater3

Rosewater’da Bahari’nin yaşadığı psikolojik baskı gözler önüne serilir. Bu baskıyı kuran ise devleti/gücü temsil eden ve Bahari’nin kokusuyla tanıdığı Rosewater’dır. Bahari, bir yandan geçmişiyle, aile bireyleriyle bir hesaplaşma/dertleşme içine girer, bir yandan Londra’da bıraktığı sevgilisi ve doğacak çocuğuna dair soruları kafasında taşırken diğer yandan da bu psikolojik baskıyla mücadele eder. Bu mücadele bir nevi de özgür basın ile baskıcı iktidarın mücadelesidir.

Filmde Maziar Bahari’yi canlandıran Gael Garcia Bernal, oyunculuğuyla filmin seyir zevkini artırıyor kanımca. Bir Meksikalı olarak, niçin Bahari’yi onun canlandırdığı, bunun neye göre bir seçim olduğu belki bazı kafalarda soru işaretidir. Ama sanırım benim için, oyuncuların hayata karşı duruşları ile oynadıkları rol örtüşüyorsa, onları nereli olduğu ya da kime benzeyip benzemediği çok da önemli değil. Gael Garcia Bernal, bu noktada Maziar Bahari karakterini canlandırırken hiç de eğreti durmuyor.

Bir parantez de Haluk Bilginer’e açalım. Filmde, Bahari’nin babasını canlandıran Bilginer, dünyadaki tüm eleştirmenlerden iyi not almış. “Kış Uykusu”yla akıllarda iyi bir yer edinmeyi başaran Bilginer, Rosewater’daki performansıyla da filmi tamamlayan bir yan rol olmayı başarıyor.

Filmin açılışında kahramanımız küçüklüğüne gidiyor. Ablasıyla birlikte gittiği bir türbe anısını paylaşıyor bizimle. Orada, manevi atmosferi kaplayan bir koku vardır. Terle birlikte yoğrulan bir gülsuyu kokusu… Gülsuyunun o baygın kokusunu bu sahnede hissedebilirsiniz. Ama burada “inançlı olanların” üzerine yağan gülsuyu, iki sahne sonra kendisine söyleneni gururla yapan, baskıcı sorgu memurunun elindedir. Bahari’yi almaya giderken gülsuyu sürünmektedir. Maziar Bahari’nin bu kokuyla ilgili şemaları bu dakikalardan itibaren değişir.

Tanıdık bir konuyu ele alması, biyografik özelliklere yer vermesi ve Bernal’in harika oyunculuğu göz önünde bulundurularak izlenmesi gereken, akılları uzun süre meşgul edecek bir film Rosewater.

Filmde rol kapan Leonard Cohen’den “Dance Me to the End of Love” sahnesini de buraya iliştirmek istedim.