31.05.2017

En İyi 30 İtalyan Filmi Yazı Dizisi: 21 – Rossellini’nin Savaş Üçlemesi

Roberto Rossellini, Yeni Gerçekçilik akımının kurucularından ve türün ilk filminin yönetmeni olarak bilinir (Üçlemenin de ilk filmi olan Roma, Citta Aperta). Filmlerinde genel olarak insanı ön plana alan usta yönetmen, savaşın etkileri, siyasetin dönemsel baskıları ve gücün karşısında insanın bunalımlarını net şekliyle ifade eder.  Rossellini bu özelliği temel alarak kurduğu sineması ile birçok yönetmen ve sinema akımını etkilemiştir. Başta Yeni Dalga olmak üzere birçok oluşum, Rossellini sinemasını kendine referans almıştır. Alman işgali ve sonrasındaki dönemlerde de en sert ve keskin sinemayı yapan da kendisidir. Sinema dışındaki bazı sivil hareketlere bile esin kaynağı olmayı başarmıştır. Sinema tarihinin en iyi üçlemelerinden biri olan Savaş Üçlemesi ile Rossellini, direniş hareketinden savaşın acımasızlığına, savaşta en çok kaybedenin çocuklar olması gerçeğinden anıları ile birlikte yıkılıp yok olan şehirlere kadar bütün sonuçları en derin noktasına kadar işliyor. Üçlemenin filmlerine kısaca değinmek gerekirse…

Roma, Citta Aperta  (1945)

Yeni Gerçekçilik akımının ilk filmi olan Roma, Citta Aperta  akımın ana özelliklerini de bir nevi oluşturmuş oldu. Kamera hareketlerine getirilen özgürlük , karakterlerin çok daha gerçekçi oluşturulması ve halkın da işin içine dahil edilmesi bunlardan bazıları. Bu özelliklerin yanı sıra, dönemsel olarak bazı zorlukların olması, Rossellini’nin filmi belgesel tadında çekmesine sebebiyet verdi. Bu sonuç, bir belge niteliği de taşıyan film için çok daha yararlı oldu ve filmin etkisini artırdı. Direniş öyküsünü yücelterek anlatan usta yönetmenin o dönem için birleştirici bir güç olduğu bilinmekte. Tabii daha sonraları siyasi çalkantılar içerisinde de bulunan ülke, bu durumu ileriye taşıyamadı sinemanın gücü her zamankinden fazla hissedildi. Zaman zaman melodrama da göz kırpan filmin bazı unutulmaz karakterler  ve sahnelere imza attığını söylemeden geçmeyelim. Öyle ki filmdeki birkaç karakter, yıllarca dilden dile savaş anısı olarak anlatıldı. Bu da bahsettiğimiz üzere gerçeklik olgusunun ne kadar ön planda olduğunu gösteriyor.  Altın Palmiye ödülü ile başarısı taçlandırılan Roma, Citta Aperta aşıladığı umut ve üstlendiği rol ile her zaman hafızalarda yer edinecektir. Tabii bir de sinemanın belki de en zirvede yer alan akımının öncüsü olması ile…

Paisa (1946)

Savaş üçlemesinin ikinci filmi, en katı ve en karamsar olanı… Farklı çevrelerden altı kişinin savaş sırasında çektiği acılara odaklanan film, savaşın acımasızlığını iliklerimize kadar hissetmemizi sağlar. Yeni Gerçekçilik ile haşır neşir olanlar ilk öyküde Rossellini’nin gerçekçiliğini düşünüp onu anlamakta zorluk çekmezler ama türe vakıf olmayanlar konsantrasyon sıkıntısı duyabilir. Gerçek görüntüler, uyumsuz müzikler, yapay duran sahneler…  Bütün bunlar geçtiğinde ise Rossellini yavaş yavaş ısınır ve bizi allak bullak etmeye başlar. Empatiden oldukça uzak karakterlerin olduğu film, ilerledikçe çok daha karamsar olmaya başlar. Birbirini tanımayan, kötü, savaşa rağmen hâlâ bencil olan karakterler ile doludur hikâye. Âşık olduğu kadını tanımayan, belki de umursamayan askerden yakınlaştığı insanı uykusunda soyan acımasız çocuklara kadar uzanan kötülükler zinciri… Bunu biraz savaşın etkilerine bağlamak mümkün olabiliyor ama yine de insanın bencilliği ön planda. Son hikâyelere doğru sert idam sahneleri bile devreye giriyor ve derdini acımasız bir donukluk ile anlatmayı tercih ediyor Rossellini. Farklı diller ve diyaloglar ile bezeli hikâyesini tarihin bu korku dolu anlarının en ortasına yerleştiriyor ve bizi de içine çekiyor.

Germania Anno Zero (1948)

Üçlemenin bu son filminde Rossellini, savaştan en çok etkilenenlerin çocuklar olması üzerinden derdini anlatıyor ve savaşın acımasızlığı ile yoğurduğu sinema yıllarını sonlandırıyor. Savaş yüzünden neredeyse  yok olmuş, yıkılmış ve tanınmaz hale gelen Berlin’i, on iki yaşındaki bir çocuğun gözünden ve oldukça karamsar bir şekilde seyirciye aktarıyor. Şehirde, her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışan insanları da ön planda tutuyor. On iki yaşındaki Edmund’un da aralarında bulunduğu bir grup insan açlık çekiyor ve tek çareleri genç Edmund. Edmund ise çaresizlik içinde dolaşıyor, yapacak bir şeyler arıyor. Bu aramalar sırasında bir gün eski bir öğretmenine rastlıyor, kendisinden yardım bekliyor ama öğretmeni faşist bir pedofil. Belki de bu dünyada olabilecek en kötü insan. Sağlıksız, zayıf ve yaşlı olanların ölmesi gerektiğini düşünen, hastalıklı bir Nazi yanlısı.  Rossellini karşımıza ailesini doyurmak isteyen saf çocuk ile faşist bir pedofili çıkartarak sinirlenmemizi, içimizdekileri dışa vurmamızı ve Naziler’e sempati duyan varsa kafasından bunu silmelerini istiyor. Bunun için en saf duygularımızı işliyor. Rahatsız edici, umutsuz ve psikolojileri altüst eden bir film olmasına, hikâyenin de son derece meyilli olmasına rağmen ajitasyona neredeyse hiç baş vurmuyor. Olabilecek en sert hali ile adeta göğsümüze yumruğu oturtuyor. Sonrası bolca acı, fütursuzluk ve kopkoyu bir ümitsizlik.