28.05.2016

Run All Night: Kara Listedeki İsimlere Atılan Çarpı

Run All Night

Arzu ÇEVİKALP

Hayatta tüm günahlar cezalandırılır ve sizi avlayan pişmanlığınızdır” sözüyle açılan “Run All Night” (Gece Takibi), sessiz bir ormanda Liam Neeson’ın yerde yatması ile akıllara soru düşürür. Bu adam neden yerde yatıyordur, ne olmuştur? Bu soruya yanıt vermek için, film flashback yapar ve tersten başa doğru akmaya başlar. Flu bir şekilde başlayıp, karanlık görüntülere kendini bırakan film, baba ve oğul arasında yaşananlara yeni bir çerçeve çizer ve bu çerçevede ihmalkârlık vardır. Baba Jimmy (Liam Neeson) oğlunu ihmal etmiştir, çünkü ‘mezar kazıcısı’ lakabı ile anılan güçlü bir tetikçidir.

Jimmy karakteri size birini hatırlattı mı? “Blacklist” dizisinin Reymond Reddington karakteri gibi sürekli adam öldüren ve biraz da dokunulmazlığı olan Jimmy, kötü adamlar arasındaki, iyi adamdır aslında… Tüm bunları yapmaya mecbur kaldığından dolayı, pişmandır, ama malum son pişmanlık fayda etmez. Bir de Jimmy’yi kovalayıp kendi çıkarlarını düşünen bir polis vardır, o polis de “Daredevil” dizisinin kötü karakteri Wilson Fisk’in (Vincent D’Onofrio) ta kendisidir.

Şimdi gelelim asıl meseleye… Dizide şehri mahveden mafya lideri Fisk burada iyi bir adama dönüşüyor, yani bu kez kötülük yapmıyor, tam tersinepolis olarak kötüleri avlıyor. Role pek uyduğunu söyleyemeyeceğiz, çünkü D’Onario kötü karakter konusunda uzmandır, hikâyede biraz sönük kalmış sanki…

Birkaç televizyon dizisinin harmanlanmasından oluşan film, özellikle “Blacklist” ile akrabalık bağı kuruyor, bu oldukça bariz ki! Jimmy’nin elinde bir kara liste var ve amacı oradaki isimlerden temelli kurtulmak, tabi bunun çok ciddi bir bedeli var, o da ölümü göze alması. Alıyor mu peki? Hem de sonuna kadar… Oğlunu bu işlere bırakmamak için hep kaçan Jimmy aslında çok duygusal ve oğlunu acayip seviyor, ama bir türlü seni seviyorum diyemiyor. Jimmy’nin oğlunu canlandıran karakteri aslında tanıyoruz, zamanında sükse yapan dizi “The Killing”deki dedektifti. Nasıl ki dedektif olarak soğuksa, o soğukluğu filme yansımış olacak ki, babası ile arasındaki buzları kırmayı başaramadı, ta ki olaylar rayından çıkana değin… Babasının oğlu için yaptığını, oğlu babası için yapar mıydı, işte asıl merak konusu da bu ya!

Yazının başında Liam Neeson’ın yerde yattığından bahsetmiştik, çünkü o sahnenin önemi film için büyük. Şu yüzden büyük: ‘her şey bir rüyaymış’ hissini uyandırıyor izleyicide ve her şey 16 saat içinde gelişiyor. Geceler tehlikeli ve oldukça ürkütücüdür olayını, belli aralıklarla filme ekleyen İspanyol yönetmen  Jaume Collet-Serra, birkaç olayı birbirine bağlıyor. Hem aksiyon var, hem de dram… Ama filmde bazı sahneler bizi oldukça rahatsız etti, gerçi bu rahatsızlığımız sadece bu filme özgü değil. Şu sıralar alt metinlerde sürekli argo ve küfürlü konuşmalara şahit oluyoruz, bu; filmin akışını bozuyor ve bozmakla da kalmayıp hikâyeyi basitleştiriyor. Yani filmin kalitesi ortadan kalkıyor. Taken serileriyle ünlenen Liam Neeson yine benzer alanlara dalış yapıyor, ama bu sefer hislerini ortaya koyuyor, açıkçası “Run All Night” ın “Taken 3” filminden çok da farklı bir tarafı yok, aynı kovalamaca iki filmde de var. Neeson ‘ın tetikçi olduğunsan bahsetmiştik, “A Walk Among the Tombstones” (Kanunun Ötesinde)  filminden sonra, bu film Neeson için çerez niteliğinde olsa gerek…

Zaten Neeson dendi mi, akla hemen aksiyon geliyor, sanırız bu aksiyon hali Neeson’a kene gibi yapıştı. Ne dersiniz? Esasında “Run All Night” gayet sıradan bir film, altyapı sorununu da hesaba katarsak, işlenişi açısından da çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğiz. Film nasıl daha etkili olabilirdi diye sorgularsak eğer, şöyle bir sonuç çıkar: filmde biraz hüzün, biraz trajedi, biraz da katman olsaydı, belki iyi bir aksiyon filmi olabilirdi, kötü demiyoruz, ama beklentimizi de karşıladığını söyleyemeyeceğiz. Hikâye biraz hızlı gelişti ve hızlı gelişince de kopukluklar meydana geldi.

Sonuç olarak; “Run All Night” aşina olduğumuz bir temayı, özellikle de intikam olayını perdeye yapıştırarak, kapanmayan hesapların ne gibi belalar açtığını göz önüne seriyor. Bir kere belaya bulaştınız mı çıkamazsınız diye atıfta bulunan film, bunu güzel yansıtıyor, ancak bütüne yayamıyor. Onu bir kenara bırakarak daha önemli bir şeyden söz etmek istiyoruz: Neeson’ın artık benzer projeleri seçmemesi iyi olur, aksi takdirde kendini tekrarlamaya devam edecek.