30.05.2017

The Salt of the Earth: Dünyaya Dokunan Fotoğrafçı

Toprağın Tuzu (The Salt of the Earth), Amazon’un ağzındaki Serra Pelado altın madeninde, uzaktan birer karınca gibi görünen, çamurlara bulanmış yüzlerce insanın Sebastião Salgado tarafından çekilmiş fotoğraflarıyla açılır. Her meslekten, her sınıftan insanın bulunduğu bu mahşeri ortam, gerçeküstü bir atmosfer gibi görünse de herkes o fotoğraflarda biraz kendi insanlığına bakabilir. “Köle gibi görünüyorlar ama değiller, sadece zengin olma fikrinin kölesi onlar,” der Salgado.

Toprağın Tuzu, fotoğraflarıyla insanlık hallerini ve yaşadığımız gezegeni bize hatırlatan bir fotoğrafçıyı anlatır. Bir fotoğrafçı nedir ki? “Dünyayı ışık ve gölgeyle yeniden yazan kişidir,” der Wim Wenders. Bu filmi de Salgado’nun oğlu Juliano Ribeiro ile birlikte çeker.

Lélia ile birlikte türlü insanlık hallerine tanıklık edecek fotoğraf projeleri geliştirir. Katliamlar, savaşlar, kuraklık, açlık yüzünden göç etmek zorunda kalan insanları; el emeğiyle çalışan işçileri fotoğraflar. Kuveyt’te petrol kuyularının yanmasına tanıklık eder. Dumanın yoğunluğundan günışığı süzülemez, tüyleri yapışan kuşlar uçamaz, başıboş bırakılmış atlar delirir. Yugoslavya’da nefretin nasıl bulaştığını görür. Bütün dünyanın mülteci çadırlarıyla kaplanmış olduğunu düşündürtecek manzaralarla karşılaşır. Aylarca Afrika’da kalır. İnsanların ağır ağır ruh sağlıklarını kaybedip yok olup gitmelerine tanık olur. Çoğu zaman makinasını bırakıp çaresizce ağlar. “Bizler insafsız hayvanlarız, tarihimiz savaş tarihi, bir delilik öyküsü.” Ruanda deneyiminden sonra insanlığın kurtuluşuna, bunun ardından bir hayat inşa edilebileceğine inanmaz, buna hakkı olduğuna da. Kendi deyişiyle “ruhu hastadır” artık. Fotoğrafçının umutsuzluğa düştüğü noktada seyirci de koyu bir umutsuzluk hisseder. Wenders arka arkaya bu dehşet verici görüntüleri paylaşmaktan çekinmez. Fakat bir söyleşisinde “bu filmi Ruanda’da bitiremezdim,” der, “umutlu bir şeylerin olması gerekti.”

Salgado daha sonra çocukluktaki çiftliğine döner. Tropik bir ormandan geriye kıraç bir arazi kalmıştır. Burada Lélia devreye girer, muazzam bir ağaçlandırma projesine (Instituto Terra) ön ayak olur. Bu proje hem o topraklara hem de Salgado’ya hayat verir. O çorak arazi tekrar tropikal bir evrene dönüşür. Bu arada Salgado, insan eli değmemiş toprakları, modern hayatın sızamadığı toplulukları fotoğraflamak üzere Genesis isimli projesine başlar. Çeşitli kabileleri ziyaret eder, Amazon’un derinliklerindeki anaerkil Zo’e’leri, Sibirya’da soğuktan çizmeleriyle uyuyan Nenetleri, Ob nehri’ni ve dünyanın kıyısını keşfe çıkar. “Yeryüzüne bir aşk mektubu” olan bu projeyle gezegenin daha iyimser bir çehresiyle karşılaşır. Brezilya’daki çiftliğe döndüğünde artık ağaçların arasındadır. “Ağaç herkesin evidir. 400-500 yıl yaşayacaklar. Ne müthiş bir güç ama! Belki sonsuzluk ölçülebilir bir şeydir,” der Salgado filmin sonunda.

Toprağın Tuzu, fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflarıyla, aile hikâyeleriyle ve Wenders ve oğluyla birlikte yaptığı gezilerle ilerler. Wenders, Salgado’yu karanlık bir odada, siyah fon önünde çeker, onun rahat olmasını istediğini ve onun alışkın olduğu karanlık odada karar kıldığını söyler bir söyleşisinde. Bu gerçekten işe yaramış gibidir, kimi çevrelerce fotoğrafları “fazla güzel” bulunduğu için eleştirilen Salgado’nun samimiyetini bize hissettirir. Wenders’in filmin başında da dediği gibi insanları, insanlığı önemseyen biridir o, yaşamı sırasında bir değer yaratmayı başarmış kişilerdendir ve film sırf bu ilhamı verdiği için bile seyredilmeyi hak eder.