29.12.2018

Sanatçının Eseri Kendisinden Bağımsız mıdır?

Kaan KAVUŞAN

Knut Hamsun, Nobel edebiyat ödülünü aldığında, bu ödülü Alman Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’e adamıştı. Çıplak gerçek şuydu: Hamsun bir Nazi sempatizanıydı. Bu “adayış” sayesinde Hitler’den bir randevu kopardı ve ülkesi Norveç’teki vatandaşlarına Almanların çektirdiği acılardan, gereksiz tutuklamalardan bahsetti. Goebbels’e göre sevgili Führer’i üç gün sinirden kendine gelemedi bu konuşmadan sonra…

Peki, bu bizim yüreğimize su mu serpmeli? Böyle düşünenler var… Daha o günlerde Norveç toplumu, Nobel ödüllü bu yazarının ideolojisiyle yazılarını ayırmaya çalıştı. Hâliyle beceremedi. Bir ara yol bulmak için onlarca makale yayınlandı; iyi duyamıyordu, tek bilgi kaynağı her zaman okuduğu aşırı sağcı gazeteydi, savaş sırasında strese bağlı olarak “aklı yerinde değildi”, İngilizlerden çok korktuğu için Nazilere meyletmekten başka şansı kalmamıştı… İddialar uzayıp gidiyor. “Bahane, arayana boldur” ne de olsa.

Tüm bu bahanelere rağmen, meydanlarda topluca yakılan Hamsun kitaplarına hiçbir şey engel olamadı. Olamazdı ve olmamalıydı da. Siz şimdi isterseniz, buna “linç güruhu”, “yazar ile eseri ayrıdır”, “sanat düşmanları, kitap yakılmaz; Nazilerden ne farkları kaldı” gibi ezbere tezlerle karşı çıkabilirsiniz. Oysaki o kitapları yakanların Nazilerden farkı ak ve kara kadar açıktır, hiç tartışmaya lüzum yok. Farklı konulara ve öznelere aynı kaide uygulanmaz. Unutulmamalı ki Hamsun milliyetçi bir duyguyla Norveçlileri korumasına rağmen, II. Dünya Savaşı’nın başından sonuna dek ülkesine gelen Nazileri destekledi. Hatta Hitler’le yaptığı meşhur konuşmanın ardından da devam etti. Führer öldükten sonra ona bir de en afilisinden övgüler düzdü. “İnsanlık savaşçısı” diyordu.

Yani Norveç halkı, hayatına doğrudan müdahale eden bir konuda, günün moda deyimiyle PR subaylığına bürünen bir adama tepki göstermiş, onun itibarını sarsmıştı. Böyle olmak zorundaydı. Çünkü kitleler eylem ve fikirlere sadece birinin ağzından veya elinden çıkmış objektif gerçekler olarak bakmazlar, bakamazlar. Özellikle de soyut meselelerde. Neyi, kimin söylediği önemlidir. Kaan Kavuşan’ın Nazi ya da komünist olması geniş kitleler açısından önemsizdir ama Hamsun’un ne olup olmadığı önemlidir. Ben komünist olduğum için çevrem tarafından yargılanmaya açığım, Hamsun da çapı gereği Nazi olduğu için toplum tarafından yargılanmaya açıktı. Bu konuda mızmızlanmaya gerek yok.

O gün Norveç’te yaşayan insanlar Hamsun ve onun gibilerin ününü diskredite etmeye çalışmasıydı, belki de öyle bir hava esecekti ki Norveçliler kendilerini işgal altında değil, destek vermeleri gereken bir dostun kucağında göreceklerdi. Ne kadar aksini iddia edersek edelim, “kahramanlar”ın rolünü küçümsemek insanlık tarihinin en gerçek dışı “sol sapmalarından.”

Bugün Hamsun’un mükemmel bir yazar olduğunu söylemekte sakınca yok. Hatta bana göre “Açlık” dünyanın gelmiş geçmiş en iyi kitabı. Müthiş bir ustalık eseri. Bunu rahatlıkla söyleyebilme sebeplerim açık:

1. Hamsun artık milyonlara seslenmiyor, tarihin konusu oldu.

2. Nazi işgali bitti ve Nazilerin neler yaptığı konusunda herkes asgari bilgiye sahip.

3. Buna bağlı olarak da Hamsun’un günlük hayatımızda bir etkisi yok. Her şeyi tarihsel bir bakış açısıyla hatta tarihi-magazinsel bir şekilde değerlendirmekten başka ihtimalimiz de yok. Dolayısıyla bugün biz o günkü Norveçlilerin aksine, kişiliği ve eylemlerinden eserini ayırabiliyoruz Hamsun’un…

 

 

Kevin Spacey’nin aktörlük yeteneğini eylemlerinden ayrı bir övgü konusu haline getiremem

Düne bakınca işler daha kolay görünüyor. Oysa bugünlerde aktör Kevin Spacey reşit olmanın çok aşağısında bir yaştaki çocuğa cinsel tacizle suçlanıyor. (Hakkındaki bir düzine başka taciz iddiasıyla beraber. Bu kişi bugün kırk yedi yaşında olan aktör Anthony Rapp) Spacey, “olayı hatırlamadığını” söyledikten sonra itiraf ekliyor sözlerine: “Eğer böyle bir şey olmuşsa, muhtemelen alkol etkisi altında kalmışımdır, özür dilerim.” Ben bunu itiraftan sayıyorum, siz “yaptım” dememiş deyip saymıyorsanız da bunu açık bir kafanın içinde dönen berrak düşünceler olarak değerlendirmem mümkün değil. “Yapmadım” demedikçe de bu konuyu farklı şekilde ele alamam. “Masumiyet karinesi” ve “yargıyı bekleyelim” gibi tezler ancak sanık “ben yapmadım” dediğinde dikkate alınacak şeyler çünkü.

Konuya döneyim, en başından söylüyorum: Kevin Spacey’nin aktörlük yeteneğini eylemlerinden ayrı bir övgü konusu haline getiremem, getiren de yanlış yapar.

“Bunu sen mi belirliyorsun?” ve “neye göre, kime göre?” gibi hiçbir anlam ifade etmeyen, gerçeği bulandıran post-modern sorularla boğuşmayacağım. “Gerçek neymiş” sorusuyla boğuşmayacağım gibi. Bunları baştan reddediyor olmam da bir tartışma hilesi değil; ben kendimce fikrimi söylüyorum, nasıl olduğunu ve ne yapmak gerektiğini belirtiyorum. Biz ancak tezler ve anti-tezler sunabiliriz, bunlar destek bulduğu oranda genel kabul görür. Yanılıyor olabiliriz ama elimizdeki en iyi belirleyici her halükârda budur. Nispîlik kurmanın sonu yoktur. Başka türlüsünü bekleyip bir tür metafiziksel kanun yaratmak ihtimal dışıdır, çünkü adı üstünde fiziksel dünyanın gerçeklerini deforme eder. Fikrimin bir başka fikirden üstün veya düşük olduğunu belirten yüzde yüz objektif bir kriter olmayacağına göre de, yukarıdaki sorular ancak üzüm yemek için bağcıyı dövmek için sorulur.

Kevin Spacey geçtiğimiz gün bir video yayınladı ve özetle, “beni dışlamayın” diyor. Peki şimdi biz Spacey’nin taciziyle işini ayırmalı mıyız? Yani onun müthiş bir oyuncu olduğunun hakkını veren yazılar mı yazmalıyız? Ya da yazımızın bir yerinde “ama” diye bir paragraf açıp sövsek yeterli mi?

Kevin Spacey büyük bir figür, yaptığı şeyin yanına kalması, olduğu gibi hayatına devam edebilmesi, komple tacizin meşruiyet kazanması demektir. Bir teraziye koyduğumuzda açık söylüyorum; “sikmişim Kevin’ın iyi oyunculuğunu.” Güncelliğe etkisi süren insanları parçalarına bölemeyiz. Her çok iyi aktör dediğimde, Spacey’i sevimli hale ya da makul yanı olan biri hale getireceksem, bu pek sağlıklı bir tercih değil. Hayatımıza işleyen bir konuda, tartışmaların göbeğinde “Spacey müthiştir” demenin yeri, “1939’da Hamsun’un harika yazar” diyenlerin yanı oluyor ister istemez…

Entelektüel dışlanma, milyon dolarlar kazanan bir herifin kariyerinin gördüğü zarar ve “sosyal medya linçi” çok ama çok hafif bir ceza. Oyunculuğunu görmek istiyormuş; bunu ben mi belirleyecekmişim? Kusura bakma, görmemeni tercih ederim. Tacizi cezasız kalacağına sen görme ve sen ne dersen de, bu fikri yaymak için sonsuza kadar konuşabilirim.

Anlıyorum, acımasız bir çağda yaşıyoruz. Herkes içindeki merhameti diri tutmak çok için çok uğraşıyor. Kahramanlarımız bedenen değilse de aklımızda bir bir ölüyor, buna ayak uyduramıyoruz zaman çok hızlı tüketiyor ama hepimiz 40’lı yıllardaki Norveçliler gibi Spacey’nin eserlerini yakmak zorundayız. İçin el verip vermemesi ayrı konu, ama yapılması gereken bu. En azından o da tarihin konusu olana kadar…

*Bu yazı daha önce yazarın kişisel blogunda yayınlanmıştır.