27.05.2017

Şarkı Söyleyen Kadınlar: Kıyameti Beklerken

Şarkı Söyleyen Kadınlar herhangi bir yerde ve neredeyse herhangi bir zamanda geçiyor. Karşımıza Büyükada çıksa da burası kıyametini bekleyen herhangi bir yer olabilir. Yaklaşan deprem nedeniyle tahliye edilen bir ada, buna kulak asmadan orada kalıp kendi felaketlerine gömülmüş erkekler ve hayatları onların felaketlerinden etkilenen kadınlar.

Film etkileyici bir fırtına sahnesiyle açılıyor. Sonunu bekleyen adada bir küçük kıyamet yaşanıyor. Esma, pelerini ve boynuna astığı feneriyle filme sert bir rüzgârla bir masal karakteri gibi giriyor. Biliyoruz ki Esma, bu masalın iyilerinden. “Kötülük” ise oğluna karşı son derece haşin davranan avcı baba Mesut (Kevork Malikyan), hastalığını öğrendikten sonra baba evine sığınan, çocukluktan çıkamamış oğlu Adem (Philip Arditti) ve Mesut’un geçmişi karanlık, “zampara” doktor arkadaşı (Vedat Erincin) arasında pay ediliyor. Bu kötücüllüklerinin nedenini tam olarak hiçbir zaman bilemiyoruz. Diğer tarafta da Adem’in bencilliklerinden ve sorumsuzluklarından çeken karısı Hale (Aylin Aslım), Mesut’un yanında çalışan Esma (Binnur Kaya) ve bir fırıncının tecavüzünden kaçıp Esma’nın yanına sığınan Meryem (Deniz Hasgüler) var. Bir de atların dilinden anlayan, sürekli kitap okuyan suskun Emin’i ve Meryem’in eski kocasını görüyoruz. Filmde bu karakterler kadar, uzun sekanslarla çekilmiş, koruluklarda can çekişerek ölümü bekleyen atların da önemli bir yeri var. 

“Başkasının acısına kör kalmak” filmin temalarından biri. Adem’in uyanışında da önemli bir rol üstleniyor ve hasta atlar, film boyunca ağıt yakarak kayıp oğlunu arayan anne bir bakıma kör kaldığımız bir acının temsili oluyor. Esma ise başkasının acısını hissedip dertlere çare arıyor. (Ve zaman zaman bütün o şaşkınlığıyla Vavien’den çıkagelmiş gibi duruyor.) Adem’in ağrısına şifa bulmaya çalışıyor, yas tutan anneyi teselli ediyor, kimsesiz Meryem’e kol kanat geriyor. Etrafındaki kötülüklerden etkilenmeden, saf bir inançla duasını ediyor, “inşallah” sözünü dilinden düşürmüyor. Diğer kadınlarla baş başayken ağaçlar arasında, deniz kenarında şarkılarını, tekerlemelerini söylüyor. Film bizden, o mahrem anlarda içlerinden geldiğince konuşan, şarkılar mırıldanan, hatta saçmalayan (insanın zihnine kazınan yatak-tatak tekerlemesi) kadınların özgürlük duygusunu hissetmemizi istiyor. Hatta sanırım atlarla, onların sakatlanmış, ket vurulmuş halleriyle kadınlar arasındaki bir benzerliği de belli belirsiz işaret ediyor

Fakat nedense bunları soyutlayarak anlatmak isterken kendi sentetikliği içinde derdini, karakterlerini hissettirmekte yetersiz kalıyor ve Mesut’un evi bir yerden sonra neredeyse acemice bölüştürülmüş rollerle birlikte bir tiyatro dekoruna dönüşüyor. Film zaten baştan sona baba-oğul, doğa-insan, kadın-erkek çatışması ve iyilik-kötülük, yaralamak-iyileştirmek, inanmak-inanmamak gibi kavramlara göndermeler yapıyor, ara ara erkek şiddeti ve cinselliği ekrana taşıyor. Film boyunca birtakım alegoriler üzerimize boca ediliyor. Esma’ya görünen geyiğin ya da “en güzel yatak deniz” lafının neyin karşılığı olabileceğini düşünürken Adem bir aydınlanma yaşıyor, Esma bir yerlerden düşüp hiçbir şey olmamış gibi karşımıza çıkıyor, (Binnur Kaya’nın kaderi oldu artık.) ara ara Halit Ergenç –maalesef Osmanlı padişahı sesiyle- uhrevi metinler okuyor, filmin bir yerinde pelerinli Esma, ölü İsa’yı kucağında tutan Meryem, bir pieta heykeli olarak gözümüze görünüyor. Seyirci olarak bu kadar çok göndermenin, alegorinin altında ezilmemek kolay değil. Bunlara yetişme telaşının verdiği yorgunluk ve bu dağınıklığın ortasında bırakılmanın hayal kırıklığıyla artık filmi değil de sonu gelmeyen bir kafa karışıklığını seyrediyoruz sanki. Bohçanın içinden çekilip etrafa saçılmış çaputlar ve sersemleten bir rüzgârla baş başa.

*Filmi izlerken atların o yürek paralayıcı halini görünce pek çok kişi gibi bu çekimlerin nasıl yapıldığını merak etmiştim. Reha Erdem bir söyleşisinde hiçbir ata zarar verilmediğini, adada çok sayıda ölüme terk edilmiş, can çekişen at olduğunu söylüyor.