30.05.2017

Bir Çariçe’nin Doğuşu: The Scarlet Empress

Ali ÇALIŞKAN

Gizemli, tekinsiz bakışlar, buz gibi bir yüz ifadesi, cazibe ve zekanın karışımı, “erişilemez kadın”ın ‘öldüren kadın’la buluşması… Marlene Dietrich’i tanımlarken bu tarz ifadelerin dışında çok iyi bir oyuncu olduğunu da eklememiz gerekir tabi. Gözlerini çok iyi kullanan aktris, sinema tarihinin ikonik figürlerinden biri haline gelmiştir. Josef von Sternberg’in “Der blaue Engel”ı sonrası kendine sağlam bir kariyer inşa eden aktrisin Hollywood’da da şansı yaver gitmiştir. Stanley Kramer’ın “Judgment at Nuremberg” filminde kısa da olsa bir rolü bulunur. Billy Wilder’ın “A Foreign Affair” ve “Witness for the Prosecution”” filmlerindeki performansı unutulmazdır. “Destry Rides Again”, “Seven Sinners”, “The Spoilers” ve “Rancho Notorious” gibi Amerikan yapımlarında da boy gösterir.

Tabii onu ‘yüzüyle’ unutulmaz kılan asıl performansları, Dietrich’in keşfedilmesine büyük katkı sağlayan ve aynı zamanda bir dönem birlikte olduğu usta yönetmen Josef von Sternberg ile kotardığı filmlerdir. İkili birlikte tam sekiz filme (Der blaue Engel, Morocco, The Blue Angel, Dishonored, Shanghai Express, Blonde Venus, The Devil is a Woman, The Scarlet Empress) imza atar. Bu sekiz filmin zirvesi ise “The Scarlet Empress”tir. Yetenekli von Sternberg’ın sinemasında tanıdık olan unsurların bütünüyle can bulduğu bir film olan “The Scarlet Empress”, Rus çariçesi Catherine’nin günlüklerine dayanır.

Dietrich’in çariçe Catherine’e hayat verdiği film, tarihe damga vuran kadınlardan birinin öyküsünü ‘uysal, utangaç bir genç prensesin bir imparatorluğun başına geçişi ve şaşırtıcı dönüşümü’ minvalinde anlatır. Annesi tarafından ülkesi Almanya’dan Rus imparatoriçesinin oğluyla evlenmesi için yollanan Sophia (Catherine), ülkeye vardıktan sonra prensin yarım-akıllı olduğunu görür. Bir ‘çatlakla’ evlendiğini anlayan Sophia, bu evlilik oyununa kendi rızasıyla dahil olur ve yıllar geçtikçe eşini geride bırakıp tacı başına geçirmek için imparatorun tepesine adım adım tırmanmaya başlar. “The Scarlet Empress”da karakterin geçirdiği dönüşümü sanki genç bir kızın büyüme öyküsü olarak da yorumlar Josef von Sternberg.

Taht oyunları, düzenbazlıklar, ölümler ve kargaşalar öyküye dahil olurken, Dietrich, filmin başındaki ‘kendi halindeki genç prenses’ modundan, üstüne adeta yapışan ‘baştan çıkaran kadın’ rolüne doğru geçiş yapar. Sanki “The Devil is a Woman”daki erkekleri avucunun içine alan Concha Perez’in imparatoriçe versiyonudur bu… Hırs duygusunun bir insanı nasıl tümüyle baştan yenileyebileceğini ve hırsın hem ‘kötücül’ün, hem de ‘güç’ün bir yansımasına dönüşebileceğini vurgulayan von Sternberg, hikayeye melodram ve mizah unsurlarını da ilave eder. Işık-gölge oyunlarının yine ekranda dans ettiği, görsel açıdan şatafatlı ve görkemli bir kostümlü tarihi dramaya imza atar.

Yönetmenin Dietrich ile işlerinde ‘kadın’a atfettiği özellikler ise tartışılmaya açıktır. “The Scarlet Empress”da yine ‘kadın’ı, bu sefer işin içine tarihi de karıştırarak filminin ortasına yerleştirir yönetmen. Filmdeki erkek karakterlerden biri olan prens, imparatorluğun kollarından birini simgelemesine karşın aciz ve korkak biri olarak resmedilir. Dietrich, elbette ‘erkeği’ yine alt eder, sanki kara-filmlerden fırlamışa benzeyen bir femme-fatale’mışçasına. Yani yönetmen her ne kadar filmde başkarakterine şeytani bir enerji yüklese de, onu, güzelliğini zekasıyla örtüştüren, yeteneği ve sezgileri sayesinde ulaşılamaz bir yere konumlanan ve ‘Adem’in hayran olduğu bir figür haline getirir. Kısacası, “The Scarlet Empress” mutlaka izlenmelidir; hem filmdeki bu temalar üzerine düşünmek hem de Dietrich’in en iyi performanslarından birini görmek adına.