11.05.2016

Modern Klasikler: Se7en

“The world is a fine place and worth fighting for. I agree with the second part.”

Hristiyanlık inancına göre Papa I. Gregory’nin oluşturduğu Yedi Ölümcül Günah vardır. Dünyaca ünlü İtalyan Şair, Filozof Dante Alighieri de eserlerinde günahların Latince isimlerinin baş harflerinden oluşan SALIGIA* oldukça detaylı yer alır. Özellikle en büyük eseri İlahi Komedya’nın Araf bölümünde buna dikkat çeker ve küçükten büyüğe şöyle sıralar; Şehvet, Oburluk, Hırs, Tembellik, Öfke, Kıskançlık, Kibir. İşte 1995 yapımı David Fincher yönetmenliğindeki Seven, İlahi Komedya’yı okuyup cinayetlerini yedi günahtan aldığı ilhamla işleyen bir katili ve onun peşine düşen zıt karakterlerdeki iki dedektifi anlatır.

Seven, her ne kadar cinayetler ve katil etrafında şekillense de temelde yansıtılmak istenen katilin peşindeki iki polisin karşıtlığıdır. Sommerset (Freeman) onyıllarca yaptığı görevinde her türlü pisliği gören, dünyayı yaşanmayacak bir yer olarak düşünen emeklilik arifesinde biridir. Dünyanın mevcut durumuna nefreti öyle büyüktür ki saf, temiz bir insanın bu düzende var olmasının imkânsız olduğunu savunup baba olmaktan dahi vazgeçmiştir. Diğer taraftaysa daha kariyerinin ve hayatının başlarında, taze evli ve umut dolu, dünyayı daha yaşanılır bir yer yapmaya çabalayan Mills (Pitt) var. Bu iki karakterin tezatlığı katile bakış açılarını da etkiler. Mills, katili akıl hastası biri olarak görür. Yaptıklarının başka açıklaması olamaz. Sommerset’e göreyse katilin herhangi bir insandan farkı yoktur ve ona bu cinayetleri işleten şey kokuşmuş dünyadaki yaşantılardır. Kariyerinin başındaki Mills’in yaptıklarının hiçbir işe yaramadığını kabul etmesi imkânsızdır. Onun için insanlar iyiler ve kötüler diye ayrılır. O yüzden Sommerset’in emekli olacağı için böyle konuştuğuna ikna eder kendini. Katil John Doe (Spacey) ise düşünce yapısıyla Sommerset’i haklı çıkarır. Dünyadaki herkes o kadar fazla günaha bulanmıştır ki artık kimse bu durumun farkında bile değildir. John’ın asıl amacı öldürmek değildir. Kurbanlarına ve kurbanları aracılığıyla aynı günahı işleyen tüm insanlara bir nevi vaaz verir. Günahkârları günahlarıyla yüzleştirir. Ölüm amaç değil araçtır.

Seven, her repliği bir mesaj ya da ipucu barındıran ince ince işlenmiş senaryosuyla kusursuza yakın bir başyapıt. Filmin açılışında Somerset’in ilk olarak cinayeti çocuğun görüp görmediğini sorması Tracy’e özel hayatından bahsederken anlam kazanıyor, bir karakter nasıl adım adım derinleştirilirin cevabı adeta. Film boyunca Mills’in Somerset’e oranla daha ezilen bir karakter olarak sunulması da aralarındaki fikir çatışmasında kaybedecek tarafın Mills olduğuna işaret. Hiç şehir adı geçmemesi ve şehirde yağan sürekli yağmur da şehrin yağmurla günahlardan arınmasının temsili. Katilin isminin John Doe olması da Seven’a dair mükemmel bir ayrıntı. Amerika’da kim olduğu bilinmeye kişilere hitap şekli olan John Doe, bize katilin kim olduğunun öneminin olmadığını ve bu günahların evrenselliğini anlatıyor. Filme dair belki de yapılabilecek en önemli eleştiri de böyle bir katilin karakterinin pek derinleştirilmemesi ve filmde gözüktükten önceki yaşantısına pek değinilmemesi.

Tümüyle karanlık bir film olan Seven, kahverengi ağırlıklı tonlarıyla bunu destekliyor. Final sahnesindeyse bu karanlık atmosfer yerini aydınlık olmasına rağmen yüksek gerilim hatlarıyla dolu ıssız bir yolda geçen yoğunluk olarak oldukça ağır bir atmosfere bırakıyor. Çoğunlukla alt açıdan çekimler, kütüphanede İlahi Komedya eşliğinde çalan Bach ve hiçbir şiddet içerikli sahne olmamasına rağmen yalnızca fotoğraf ve konuşmalarla şiddetin çağrıştırılarak izleyiciye aktarılması yönetmen David Fincher’in ne denli başarılı olduğunun kanıtı. Alien 3 sonrası özgüveni sarsılan bir büyük yönetmenin görkemli yükselişinin simgesi, modern bir klasik Seven.

  *Superbia: Kibir, kendini beğenmişlik (Lucifer)

    Avaritia: Açgözlülük (Mammon)

    Luxuria: Şehvet (Asmodeus)

    Invidia: Kıskançlık (Leviathan)

    Gula: Oburluk (Beelzebub)

    Ira: Öfke (Behemoth)

    Acedia: Tembellik (Belphegor)