09.01.2017

Sherlock: The Lying Detective

Sherlock’un Aklıyla Savaşı

Sherlock‘un 3. sezonunun üzerinden tam tamına üç sene geçti. Geçen sene izlediğimiz Arthur Conan Doyle Sherlock‘una bir saygı duruşu olan ara bölüm The Abominable Bride sonrasında nihayet yeni sezona kavuştuk. 3. sezonda insan ilişkilerinde aşama kaydeden, git gide daha duygusal bir karaktere bürünen ve Moriarty sayıklamaları da katlanarak devam eden bir Sherlock bırakmıştık. 4. sezonun ilk bölümü The Six Thatchers da bu kalıntıların zirve yaptığı vasat bir bölümdü. Sherlock’un Moriarty’i adeta bir takıntıya dönüştürmesi, bu takıntının aklının önüne geçerek gözünü kör etmesi, Watson ve eşi Mary ile olan duygusal bağı onu zayıf kılmıştı. Mary üzerinden şekillenen bölüm Hollywoodvari finaliyle dizinin en kalitesiz bölümlerinden birine dönüşmüştü. Ancak The Lying Detective ile 4. sezonu bölüm bölüm incelemenin yanlış olduğunu ve sezonun ana bir hikayenin parçaları olduğunu öğrenmiş olduk.

The Lying Detective, Sherlock bölümü için sıradan bir seri katil hikayesine sahip. Ülkenin en güvendiği kişilerden biri olan Culverton Smith karakterinin imkanları sayesinde arkasında iz bırakmayan bir seri katil oluşu güzel mesajlar barındırsa da bölüme Sherlock – Watson ilişkisinde aracı olması ve Sherlock’un delirme evresini sonuçlandırması dışında pek katkısı yok. Smith ve Holmes arasındaki diyaloglar ve H. H. Holmes‘a değinilmesi birkaç güzel noktaydı.

Mary’nin ölümünden kendini sorumlu tutan Sherlock ve Sherlock’u sorumlu tutan Watson. Yaşanılan bu trajedi iki karakteri de ağır travmaya sokmuş ve adeta deliliğe varan davranışlar göstermelerine yol açmıştır. Watson bu yıkıntıdan terapisti ve gizli aşkı ile çıkmaya çalışırken Sherlock ise kafasını uyuşturup aklını meşgul etmeyi seçmiştir. Sherlock’un bu delilik hali onu, genelde ve yalnızca Moriarty’nin sağladığı, kendinden şüphe etme psikolojisine sürüklemiştir. Çevresindekilerin de aynı şüpheye düşmesiyle Sherlock’u ve hatta kendisini kurtaracak kişi yine Dr. Watson’dır.

Mary’nin Sherlock’a bıraktığı vasiyet, Watson’ı kurtarmasıdır. Bunun da tek yolu Watson’ı harekete geçirecek bir durumu yaratmaktan geçer. Sherlock ikisini de bu bataklıktan çıkaracak büyük kumarı oynayarak kendini bir seri katile teslim eder ve kazandığı için şanslıdır. Bölümün Watson’ın Sherlock’u kurtarmasına kadar geçen büyük kısım aralarındaki ilişkinin düzelmesi açısından kilit rol oynarken sezona ve final bölümüne Moriarty dışında pek soru işareti bırakmıyor gibiydi. Ancak devamındaki kısa sürede gördüğümüz birkaç sahne yalnızca bölümü ya da sezonu değil, dizinin tüm hikayesinin iskeletini değiştirecek etkiye sahip.

Sherlock’a Irene Adler tarafından gelen mesajı fark eden Watson onu cevap vermeye zorlar. Bu eylemin altında yatan sebep daha çok Mary’i kaybetmesi ve zamanında onu aldattığı için duyduğu pişmanlıktır. Sert geçen bu diyaloğun devamında Watson gardını indirir. Sherlock’a ve daha önemlisi kendine acısını ve yaptığı hatayı itiraf eder. Bu sahnedeki en önemli nokta Sherlock gibi sosyopat bir karakterin yas içindeki bir kişiyle empati kurup acısına ortak olabilmesidir. Sezonlar ilerledikçe evrilen Sherlock’un karakter gelişimindeki uç noktayı görürüz. Sherlock, Watson sayesinde her geçen gün daha çok insan olmayı öğrenir.

The Lying Game, görkemli ve merak uyandırıcı bir finale imza atıyor. Dr. Watson’ın texting üzerinden ilerleyen gizli ilişkisi, Culverton Smith’in kızı sanarak diyalog kurduğu ve delirmesine rol açan Faith, Watson’ın yeni psikologu… Hepsinin cevabı Eurus. 3. sezon finalinde Mycroft’un ağzından çıkan cümle “East Wind is coming Sherlock. It’s coming to get you” 3 sene sonra anlam kazanıyor. Çünkü “Eurus means East Wind”. Watson’ın Sherlock’la tanıştığından beri merak ettiği, bölüm boyunca da Mycroft‘un cümleleri sebebiyle iyice şüphelendiği Sherlock’un başka bir erkek kardeşe daha sahip olduğu teorisi çok da yanlış değil. Watson yalnızca bu kardeşin cinsiyeti konusunda ezberci davranıyor. Bu sezon izlediğimiz iki bölümdeki kilit üç karakterin arkasındaki isim olan Eurus Holmes, “miss me?” mesajlarının da sahibi. Sherlock’un Moriarty takıntısı tıpkı bizim gibi onun da bu soruyu yanlış yorumlamasını sağlamış olabilir mi?

Moriarty, Mary, Eurus, Irene Adler… Mycroft’un özellikle vurguladığı başbakanla telefon konuşmaları ve Sherlock’un “People always give up after three” cümlesi. Eurus, Sherlock’un gizli kalan tek kardeşi mi? Mycroft’un telefonda sürekli bahsettiği ve Arthur C. Doyle kitaplarında da karşımıza çıkan Sherrinford, Watson’ın şüphelendiği erkek kardeşi mi yoksa Eurus’un sır perdesini aralayacak bir konumu mu simgeliyor? Sherlock, arkasında bıraktığı bu sorularla The Reichenbach Fall‘u bile aşabilecek bir büyük final beklentisine soktu. Final bölümünün isminin Moriarty’nin Sherlock’a sıklıkla değindiği The Final Problem olduğunu da düşünürsek beklentiye girmemek pek de mümkün değil.