31.03.2017

Sick Birds Die Easy: “Çok Canım Sıkılıyor Kuş Vuralım İstersen”

!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin en şahsına münhasır yönerinden biri, aksi takdirde kolaylıkla gözden kaçırabileceğimiz birtakım “acayip” belgeselleri izleme şansı sunması. !f Music bölümünde gösterilen müzik belgesellerinin yanı sıra, asıl cevherler ne hakkında olduğunu izleyene kadar tam olarak kestiremediğimiz bazı belgeseller arasından çıkabiliyor. Festivalin 2014 programında kendi adıma bu rolü Nik Fackler’ın “Sick Birds Die Easy”si üstlendi. Aslında bu film söz konusuyken ‘belgesel’ biraz tartışmalı bir tanımlama. Çünkü “Sick Birds Die Easy” bir mockumentary olmasa da gerçekle kurmacanın çok enteresan şekillerde iç içe geçtiği bir yapıya sahip.

Konudan kısaca bahsetmek gerekirse, Afrika’daki Gabon ülkesinde Bwiti denen ve iboga isimli halüsinojen bir bitki etrafında kurulu ritüellerden oluşan bir tür din mevcut. Iboga aynı zamanda uyuşturucu bağımlılarının bağımlı oldukları maddeyi bırakmaya çalıştıklarında mazur kaldıkları ‘withdrawal syndrom/geri çekilme sendromu’nu çok kısa bir sürede bertaraf edebildiği söylentisiyle anılıyor. Fakat tabii ki halüsinojen etkileri sebebiyle iboga Amerika dahil birçok ülkede yasaklanmış durumda.

Bir yatırımcıdan Afrika’da bir film çekmek üzere 100.000 dolar bütçe elde eden yönetmen Nik Fackler, çoğu aynı zamanda sanatçı olan ve hayatlarının bir bölümünde uyuşturucu maddelerle boğuşmuş/hâlâ boğuşan arkadaşlarını da alıp Gabon’a doğru yola çıkıyor. Birbirini besleyen iki duygu, merak ve can sıkıntısı, bu yolculuğa Nik’le birlikte çıkan müzisyen Sam Martin, kız arkadaşı Emily Sutterlin ve filmin en ayrıksı tiplerinden, müzmin bağımlı, komedyen Ross Brockley için de geçerli. Her birinin yaşayacakları deneyimle ilgili farklı beklentileri var. Sıklıkla, bu beklentileri ya karşılanamıyor ya da bekledikleri şeyin tam zıttını yaşıyorlar. Böylece “Sick Birds Die Easy” herkes için ezber bozan bir deneyime dönüşüyor.

Ne var ki her şey bundan ibaret değil. Projenin görünürdeki amacı, Nik dahil her birinin Gabon yerlileriyle buluşup iboga bitkisini denemesi ve üzerlerinde nasıl bir etkisi olacağını görmesi. Film ilerledikçe farkına vardığımız “esas amaç”sa, gerçekliği algılama biçimimizin kişiliğimize göre nasıl çeşitlenebildiğini ve bu algıları manipüle etmenin yollarını gözler önüne sermek. Başta her şey bir belgeselden bekleyeceğimiz şekilde ilerlerken, film ekibine rehberlik eden Gabon yerlilerinden birinin aniden ölmesi seyircinin “dur bir dakika, bu gördüklerimiz gerçek mi” tepkisini vermesine sebep oluyor. Ki bu noktada filmi tecrübe etmek daha da ilginç bir hal alıyor. Seyirciler olarak kendimizi film ekibiyle benzer bir konumda buluyoruz.

Çoğu Amerikalı olan film ekibinin bu yabancı, mistik kültürü görme biçimi de filmle ilgili algı karmaşasını oluşturan unsurlardan biri. Tabii filmin seyircilerinin büyük bir kısmının da modern, şehirli bir kültüre mensup olduğu düşünülürse, önceki paragrafta bahsettiğim denklik bu konuda da geçerli. Iboga bitkisi adeta Gabon kültürünün bizde uyandırdığı mistik izlenimin maddeleşmiş hali. Nik Fackler ve dostları, Gabon’da yaşayacaklarının, bilhassa iboga deneyiminin tüm sorunlarını bir çırpıda çözebileceğine inanıyorlar. Ya da en azından onları kökünden değiştireceğine. Fakat aslında bu yaşa gelmiş yetişkin insanlar, kök salmış ağaçlar gibi: öylesine büyük bir değişimin gerçekleşmesi için muazzam bir sarsıntı gerek. Dolayısıyla filmde gördüğümüz değişimler genelde küçük, göstermelik değişimler oluyor. Sırf filmin müziklerini besteleyecek ruh haline ulaşabilmek için Emily’yi terk eden Sam gibi. Elbette sonradan barışıyor hatta nişanlanıyorlar. Ya da yine Sam ve Ross arasındaki çatışma gibi. Tabii tüm bu çatışmaların ne kadarı gerçek, ne kadarı filme insani bir gerilim unsuru katmak için ‘uydurulmuş’, bilemiyoruz.

“Sick Birds Die Easy”nin en kritik noktalarından biri, Ross’un şamanvari Gabon yerlilerinin elinden iboga yediği sahne. Ayık kafayla bile uzaylılara inanan, toplumsal normlara uymamayı adeta hayat felsefesi bellemiş Ross’un ibogayı denedikten sonra nasıl bir ‘trip’ yaşayacağını görmeye dair merakımız pek tatmin olmuyor. Çünkü bizzat Ross, bir noktadan sonra daha fazla iboga yemek zorunda kalmamak için “kafası güzel gibi davrandığını” itiraf ediyor. Anlayacağınız, çoğu belgeselin aksine ‘rol yapmak’ Sick Birds Die Easy’de önemli bir yer tutuyor. İster kurgusal olup olmadığını bilemediğimiz mizansenler, isterse Ross’un aslında rol yaptığını öğrendiğimiz bu sahne olsun, beklediklerimiz ve gördüklerimiz arasındaki uyumsuzluk filmi sıradanlıktan kurtarıyor. Hatta sonlara doğru Nik Fackler “Bu film ancak bir kutsal kitap kadar gerçek” diyerek aklımızdaki şüphelerin bir kısmını doğruluyor. Fakat güzel olan şu ki, böyle bir doğrulamaya ihtiyaç bile yok. Çünkü belirsizleştikçe büyüyen bir film “Sick Birds Die Easy”.