27.05.2017

ELEŞTİRİ: The Signal

Tolga DEMİR

Sundance Film Festivali’nden onaylı The Signal (Sinyal), yaz aylarının en umut vadeden ve dolayısıyla en çok merak uyandıran filmlerinden biri olarak karşımıza geldi. Başarılı posterleri ve harika kurgulanmış fragmanıyla vizyon tarihine kadar beklentiyi iyice yükseltti. Elbette, çoğu zaman olduğu gibi, bu sefer de karşımıza elindeki güzel malzemeyi ziyan eden bir film çıktı.

Filmin başında hikayemiz gayet güzel başlıyor. İçten bir açılış sahnesinin ardından kahramanlarımızı tanımaya başlıyoruz. Kısaca şöyle ki; birbirleriyle çok yakın arkadaş olan Nic, Jonah ve Haley, Haley’in evini taşımak üzere arabayla yola çıkmışlar. Bu sırada bir gece Nic’e, Jonah ile kendisini zor durumda bırakan bir hackerın mesajı geliyor. Bunun üstüne iki arkadaş bu hackerın yerini bulmaya çalıyorlar ve izleri takip ediyorlar. Bu takibin sonunda gözlerini bilmedikleri bir yerde açıyorlar ve nerede olduklarını, oradan nasıl çıkacaklarını bulmaya çalışıyorlar.

Film boyunca asıl karakterimiz olan Nic’i yakından takip ediyoruz. Onun ‘özel durumu’ üstünden ilerleyen film, ilerleyen dakikalarda diğer karakterleri de olayın içine katıyor. Maalesef bunu yaparken belli unsurları kaçırıyor ya da ucu açık bir bilmece olarak bırakıyor. Aslında filmimiz bir noktadan sonra bir bilmeceye dönüşüyor. Sürükleyiciliğinin ve asıl gücünün kaynağı da temel olarak bu bilmece hali. Fakat belli noktalarda çözümlemeler yapması ya da farklı dinamikler katması gerekiyor. Sinyal bu konuda çok eksik kalıyor. Hikayenin daha derinleşebilmesi adına yerleştirilen ve asıl bilmecenin parçası olan bazı ayrıntılar filmin sonunda unutuluyor. Bazılarını açıklamaya çalışırken de çok havada kalıyor. Bütün bunlar bir de klasik klişelerle birleşince film potansiyelinden ve vadettiklerinden uzakta kalıyor.

Sinyal, yönetmen William Eubank’in ikinci yönetmenlik denemesi. Yönetmen iki filmde de kendi bilim kurgu evrenini yaratmaya çalışmış. Mütevazı bütçesine bakınca ortaya gerçekten iyi bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Elbette, özellikle bilim kurgu çekerken, sinemanın bu yeni çağında özel efektlerden vazgeçmek mümkün değil. Buna rağmen Sinyal muazzam efektler sergilemiyor. Bazı yerlerde gerekli olarak yer alan efektler ise filmin mütevazı bütçesinin kurbanı olmuş. Sahne tasarımlarıyla bu eksiklik mümkün olabildiğince giderilmek istense de başarılı olunamamış. Film finalini hazırlarken, bütün eksiklerine rağmen sürükleyiciliğinden fazla bir şey kaybetmiyor. Tabii sonunda daha başarılı bir final sahnesinin olması gerektiği ve olabileceği de bir de gerçek.

Sinyal’in oyuncu kadrosunun en tepesindeki üçlüyü Brenton Thwaites (Nic), Olivia Cooke (Haley) ve Beau Knapp (Jonah) canlandırıyor. Bu üçlünün üstüne düşen görevi iyi bir şekilde yerine getirdiğini söyleyebilirim. Fakat Nic’i canlandıran Branton Thwaites’den daha etkileyici bir performans görmeye hayır demezdim, çünkü bazı sahnelerde yetersiz kaldığı bir gerçek. Bunların yanı sıra Laurence Fishburne’ın varlığı filme ekstra bir dinamik katmış. Fishbourne, rolüne çok iyi oturmuş ve iyi uyum sağlamış.

Başta da söylediğim gibi aslında Sinyal, oldukça yüksel potansiyeli olan bir fikir üstüne inşaa edilmek istenmiş. Fakat filmin senaryosu bu fikri şekillendirmek için yeterli kıvraklığa sahip değil. Dolayısıyla salondan çıkarken “keşke daha iyi olsaydı” denebilecek bir film olarak Sinyal, bu hafta vizyonda.