14.07.2016

Şimdi Nereyi İşgal Edelim: Gerçek Yaşamlara Dayanan Bir Ütopya Öyküsü

Where to invade next.-2

İş insanlarının otomobillerinin önünü kesen, halka ait olan milyonlarca dolarlık parayı geri vermeleri için Wall Street’e kamyonuyla giden, ülke ülke gezerek ABD’deki vahşi kapitalizmi karşılaştırmalı olarak sorgulayan, provokatif bir sinema anlayışını benimseyen aktivist bir belgeselci Michael Moore… Son belgeseli Şimdi Nereyi İşgal Edelim (Where to Invade Next) ile beraber, en iyi uygulamaları ile karşılaşacağımız bir “refah ülkeleri turuna” çıkarıyor bizi Moore ve bütünsel olarak düşünüldüğünde, ütopik bir ülke öyküsü anlatıyor.

Moore, bir belgesel yönetmeni olsa da her filminde, katı gerçeklik koşullarıyla iyimser bir alternatifi sentezlediği bir öykü sunmayı başardığı savunulabilir. Hasta (Sicko) belgeselinin son bölümündeki Küba yolculuğu, öyküsüne sıcak bir son yaratır; Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi (Capitalism: A Love Story) belgeselinin sonunda, Wall Street’in önündeki “harekete geçme” çağrısı, film bitiminde başlayan bir direniş öyküsüdür… Benim Cici Silahım’daki (Bowling for Columbine) müthiş animasyon sahnesinde de ABD’nin şiddet dolu tarihini birkaç dakikaya sığdırarak bir ülkenin bitmeyen travmasını öyküleştirmemiş miydi? Dolayısıyla Moore, kendisini dış ses olmakla sınırladığı bir gözlemci olmakla yetinmez, arka planını deştiği olayın -bir yurttaş olarak- öznesi ve yarattığı öykünün anlatıcısıdır.

Son filmi, Şimdi Nereyi İşgal Edelim’e dönelim: Vahşi kapitalizmin, neoliberal düzenin orta sınıfı yok ettiği ve halkın büyük bir bölümünü yoksullaştırdığı ABD’den yola çıkarak Avrupa’nın refah ülkelerine bir “işgal gezisine” çıkıyor Moore. Gittiği ülkelerdeki en iyi fikirleri “çalarak” ülkesine götürmeyi amaçlıyor. ABD yönetimi tarafından yetkilendirildiğini ifade eden Moore, alışık olduğumuz mizahi anlayışıyla, hayran kaldığı kurumların ortasına Amerikan bayrağını dikerek emperyalizmin parodisini yaratıyor.

where-to-invade-next-2

Belgeseli izlerken Moore’un hangi ülkede neyle karşılaştığını göreceğiz; gezinin ayrıntılarını seyir deneyimine bırakalım. Bu gezide keşfedeceğimiz, aynı anda hem yapılabilir hem de ütopik olarak algılanabilecek bazı uygulamaları ise kısaca sıralamak gerekirse: Çalışma saatlerinin asgari düzeyde tutulması, yemekhane hizmetinin sağlıklı olması, eğitim sisteminin yaşamaya imkan tanıması, üniversitenin parasız olması, hukuk sisteminin “cezalandırma” yerine “topluma kazandırma”ya öncelik vermesi… Avrupa ülkelerindeki yetkililerin ağzından uygulamaların ayrıntılarını, yaşamı kolaylaştıran sonuçlarını dinlerken; “Bu sırada ABD’de yaşananlar”ı gösteren görüntüler, zıtlıklardan doğan bir etkileyicilik sağlıyor. Bu zıtlıklar, yaşam ve ölüm arasındaki fark kadar net ve korkutucu duruyor. Sıra sıra her ülke, hâlâ Amerikan rüyası görenlerin sıçrama anlarına dönüşüyor.

Şimdi Nereyi İşgal Edelim’deki “değişim için mücadele” vurgusu, izlediklerimizin istisna ülkelerde geçerli olan ve devletlerin halkını ödüllendirmek için sunduğu “incelikler” olarak görülmesini engelliyor. Bu noktada, belgeselin en somut mesajlara sahip bölümleri; bir Ortadoğu ülkesinde, Tunus’taki kadın mücadelesinin kazanımlarını ve İzlanda’daki ekonomik krize, yolsuzluklara karşı mücadele sürecini izlediğimiz/dinlediğimiz yerler olabilir. Aynı zamanda, üretim ve yönetimde söz sahibi kadınların yaratabileceği değişim fikri de, izleyenleri özgün bir gelecek tasarımına götürebiliyor. Harita üzerinde gördüğümüz ülkelere birer iyi niyet elçisi olarak iniş yaptığımız belgesel, son duraktaki ülkeyle beraber bir ütopya öyküsünün en önemli parçalarını zihnimizde tamamlamış oluyor.

where-to-invade-next-3

Filmin etkisini törpüleyen yerler de var elbet. Moore’un araştırıp gittiği ülkelerdeki sosyal politikaları ilk kez duymuş gibi davranması ve tekrarladığı şaşkınlık tepkileri doğal durmuyor gibi. Bununla beraber, ülkelerindeki koşullara dair bilgi veren bazı kişilerin “şaşkınlığa anlam veremeyen şaşkınlıktaki” ifadeleri de itici durabiliyor. Elbette belgesel kişileri, kurmaca filmlerdeki yapılandırılmış roller gibi değerlendirilmemeli ama röportaj yapılan insanların, ülkelerinin tanıtım elçileriymiş gibi algılanması önlenebilirdi.

Filmin tartışmalı bir noktası da Moore’un, gösterdiği ülkelerdeki koşulların ABD tarihinde hâlihazırda var olduğuna dair vurgusu… Bu söylem, “ulusalcı bir düşünce” ya da “kibir” şeklinde değerlendirilebilse de, bu koşulların tohumlarının topraklarında bulunduğunu söyleyen yönetmen, daha gerçekçi bir öykü anlatmış olabilir. Böylece, değişimin ithal edilebilen bir ürün olmadığına dair fikir oluşturabiliriz. Aynı zamanda bu söylemden, her demokrasinin bir değişim mücadelesi sonucunda hayat bulduğu anlamı çıkabilir ve her demokratik rejimin özünde bir umut barındırdığı düşünülebilir. Umut ise, belki de, sinemanın en güzel meyvesidir. En nihayetinde belgesel, güzel umutlar yetiştirmek isteyen herkese, hayatta kalmanın bile bir “umut” olduğu bu topraklardaki her sinemasevere önerilir.