08.01.2021

Şimdiki Zaman: Hep Sonrasına Bakar Gözler

Belmin Söylemez çektiği Bıyık34Taxi ve Bu Ne Güzel Demokrasi adlı belgesellerden ve birkaç kısa filmden sonra ilk kez uzun metraj bir kurmacaya imzasını atmıştı Şimdiki Zaman ile. Söz konusu bir kadın yönetmen olunca merkezine kadın karakterleri alması belki de en beklenilen eğilim. Biz de kadın gözüyle kadın hikâyeleri dinlemek istiyoruz doğrusu ve özellikle 2000 sonrası Türkiye sinemasının en belirgin özelliklerinden biri kadın yönetmenlerin artık kendilerini göstermeye başlamaları. Bu, 2000 sonrası için anılacak en olumlu özelliklerden bence.

Bir kadın hikâyesi

Şimdiki Zaman, hikâyesini Mina adlı genç bir kadın etrafında kuruyor. Mina, isim olarak kullanıldığı zaman “camın ana maddesi, liman, iskele ve gökyüzü” manalarına gelebilen bir kelime. Özellikle buradan yola çıkarak başrolündeki kadının kırılganlıktan artık buz tutmuş hale gelen davranışları, kendini atmak istediği bambaşka dünyaların limanları, kendine sığınanlar için güvenli bir iskele ve umut dolmak için bile olsa maviye hasretliği, gökyüzünün hem uzaklığı hem de çekiciliği akla gelebilir. Fazla zorlama gelebilir bu anlam yüklemeler ancak filmin içinde Mina’nın ağzından da isminin manası dökülünce, insan bu manayla kurulan iç ve dış dünyanın çerçevesini çiziveriyor.

Başrolündeki kadının isminden yola çıkarak kurulabilecek anlam dünyası aslında filmin kendi adında da gizli. Çünkü hep ertelenen ve bir türlü yaşanamadan veya öylesine yaşanılarak geçmişe itilen bir şimdiki zaman hali içinde değil miyiz hepimiz? Şimdiki zaman ya geçmişe itiliveriyor ya da geleceğe köprü gibi düşünülüyor. Dolayısıyla bırakın an’ı yaşamayı, günler geçiyor geçmişe veya sonraya baka baka. Hep bir bekleyişle… İşte Mina, tam da böyle bir dünyanın insanı. Belki geçmişiyle ilgili cümleler doğrudan anlatılmıyor bize ama biz verilenlerden yakalıyoruz çektiği sıkıntıları. Zaten şimdiyi bırakıp sadece sonrasına odaklanması da bundan kaynaklanmıyor mu?

Kafasında sadece ABD’ye gitmek, belki “rüyalar ülkesi” diye sunulan ABD’nin bir nevi kurtarıcı olduğuna, kendini oralarda kurtaracağına inanmak istiyor Mina. Hani beylik bir söz vardır ya, nereye gidersen git kendini de beraberinde götürürsün; dolayısıyla Mina nereye giderse gitsin kendini de götürecek. Kendi geçmişini, umudunu veya umutsuzluğunu… Ancak onun derdi kendinden kurtulmak değil, mekansal bir çıkış arıyor Mina. Buradan da yaşadığı şehrin kendi çıkışsızlığına varabiliyoruz. Merkezdeki İstanbul ve İstanbul’un kendini kurtaramayışı, an be an başka bir şeye dönüşmesi… Bir kentin hafızasının yok oluşu (daha doğrusu yok edilişi) Mina’nın öyküsünün çerçevesine yediriliyor ve dikkat eden gözler için film bir yandan da İstanbul’un öyküsünü anlatıyor bize.

Kahve bahane…

Mina’nın para kazanmak için son çare iş olarak kahve falı bakmaya başlaması, onun dış dünyayla ilişki kurma şekli haline geliyor bir süre sonra. Fincanda gördüğü sembollerden yola çıkarak anlattığı hikâyeler, hem kendi geçmişini aydınlatıyor seyirci için hem de kadınların ortak bilincine sesleniyor. O anlattıkça kadın hikâyeleri birbirine bağlanıyor. O anlattıkça, kadınların aslında nasıl da ortak bir hayat sürdürdükleri ortaya çıkıyor. Dertler ortak paydada birleşiyor. Unutma halleri kahve falının mistik havası içinde yeniden bir hatırlamaya dönüşüyor. Kadına verilen değer(sizlik), kadının kendini bu yolla kabullenişindeki çaresizlik, Mina’nın hikâyesinin zeminini döşüyor. Bu yüzden gitmek istemek, sadece ütopik bir eylem olarak bile değer kazanıyor.

Filmin hikâye olarak birkaç katmana bölünebildiği ve her katmanında da değerli şeyler anlattığını söyleyebiliriz. Ancak ne anlattığından ziyade nasıl anlattığına odaklanırsak film için sıkıntı yaratacak noktalar da gözümüze çarpmaya başlıyor. Anlattığı hikayeye yani içeriğe göre biçimlenen anlatım olanakları neredeyse filmi akmaz, ilerlemez bir hale getiriyor. Oyuncu yönetimindeki tutukluk hali de maalesef filmin en önemli öğesi olan oyunculuğu sekteye uğratıyor. Belki yönetmenin belgesel filmlerden gelmesi bu sektenin olağan sebebidir, bilemiyorum.

Mina dışında iki kahramana daha yer veren filmde en büyük yük oyunculara kalıyor. Mina rolünde Sanem Öge öne çıkıyor haliyle. Onun yanında Fazilet rolüyle Şenay Aydın ve Tayfun rolüyle de Ozan Bilen yer alıyor. Aslında Tayfun kompozisyonu dahi ülkede erkeklere biçilen rolü ve birey olamamanın yaşattığı sıkıntıyı açımlaması bakımından dikkate değer.