05.01.2017

Sinefil Günlüğü : Grüße aus Fukushima

Grüße aus Fukushima zirvede olmayı hak edenlerden.

1976 yılında yönetmenlik kariyerine adım atan ve o günden yana birçok kısa metraj, belgesel, tv dizisi ve uzun metraj filmin mimarı olan Doris Dörrie, hiç yılmadan zirve basamaklarını çıkmaya devam edenlerden.  Almanya’nın yönetmenlerinin arasında tartışmasız en önemlilerden biri olan Dörrie, bu konumunu yıllardır sinemaya verdiği birbirinden başarılı eserlere borçlu hiç kuşkusuz. Ülkemizde çok fazla tanınmayan Dörrie, daha çok kadın filmleri festivalleri sayesinde kısıtlı seyirciyle de olsa ülkemizde de tanınmaya başlanmıştır. Yakın dönemde çektiği Glück’i (Mutluluk) Filmmor sayesinde izleyerek tanışma şerefine eriştiğim Dörris, o günden yana sıkı takipçisi olduğum muhteşem kadınlardan biri olmuştur benim için.

Yaratım konusunda sinemada sayabilecek kadınların başlarında gelen Dörris, Kirschblüten – Hanami (Kiraz Çiçekleri), Keiner Liebt Mich (Beni Kimse Sevmiyor), Männer (Erkekler) gibi filmlerde yeteneğini en çok konuşturmuş ve geniş kitleler tarafından tanınmasını sağlamıştır. İşte böylesine büyük bir ustanın prömiyerini 2016 Berlin Film Festivali’nde yapan Grüße aus Fukushima (Fukuşima Sevgilim) yönetmenin zirvedeki yapımlarının yanında yer almayı sonuna kadar hak edenlerden.

Dörrie, başrolüne iki kadını oturtuyor

Bir kadın yönetmen olarak bu kez Dörrie, başrolüne iki kadını oturtuyor. Henüz hayatının baharında olan fakat gençliğin verdiği tecrübesizlikle kendi hayatını çıkmaza sokacak bir hata yapan Marie (Rosalie Thomass) ile hayatının son demlerini yaşayan ve geriye dönüp baktığında hesaplaşmaktan bile çekindiği pişmanlıklarının altında ezilen Satomi (Kaori Momoi), hiç olmayacak bir şekilde birbirlerini buluyorlar. Almanyalı Marie, yaptığı hataların utancının altından kalkabilmek adına çok uzaklara Japonya’ya “Clowns4Help” adlı örgüte yardıma gidiyor. Fukuşima faciasında zarar görmüş bir grup yaşlının kaldığı merkezde çalışacak olan Marie, yıllarca profesyonel olarak geyşalık yapmış fakat faciadan sonra her şeyini kaybetmiş Satomi ile tanışıyor ve aralarında ilginç bir birliktelik yaşanıyor.

Birbirine tamamen zıt iki karakter, güçlü bir çatışma yaratıyor

Birbirinden her anlamda farklı olan bu kadınlar, bir süre birlikte yaşamaya (Satomi’nin faciadan önce yaşadığı harabe olmuş evinde) başlıyorlar. Marie, tipik bir Alman kadını; iri yarı, rahat giysiler giyen, paspal, dağınık, savsak… Satomi ise bir Japon olmasının yanı sıra ülkesinin geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olması gereken bir mesleği yıllarca yapmış, tavizsiz bir huysuz ihtiyar. Dörrie, özellikle bu iki kadını şu an yaralı olmaları konusu dışında tamamen farklı olarak karşımıza çıkarıyor. Seyircinin özdeşlik kuracağı iki kahraman arasındaki uçurumu açarak hem sıkı bir çatışma ortamı yaratıyor hem de seyircinin iki karakter arasında yorucu bir koşturmaca yaşamasını tercih ediyor. Böylece hem asla rutinleşmeyen, sürekli karakterlerin arasındaki çatışma ile hareketlenen, canlanan bir hikâye izlemiş hem de ikisi ile de yer yer özdeşlik kurarak iki yaralı ruha da dokunmuş oluyoruz.

Mekan sürekli hikâyeyi besleyen bir etken görevi görüyor

Film, tüm bu meziyetlerini gerçekleştirirken bu başarıyla akan, incelikle yazılmış senaryosuna mekân olarak çok etkili bir tercih yapmaktadır. Yıkık-dökük, terk edilmiş ve hatıralarla dolu bir mekân, neredeyse filmin hepsine ev sahipliği yapıyor. Öncelikle filmin genel olarak tek mekânda geçmesi hiçbir şekilde hikâyenin akışını sekteye uğratmıyor. Hatta ve hatta Satomi’nin hatıralarıyla dolu olan evi sürekli olarak hikâyeyi besleyen bir etken görevi görüyor.

Asıl önem arz eden yanlardan biri ise filmin, 21 Mart 2011’de meydana gelen 9 büyüklüğündeki deprem ve ardından yaşanan tsunami nedeniyle, Fukuşima Bölgesi’nde bulunan nükleer santralin zarar görmesine, böylece radyoaktif sızıntı yaşanmasına neden olarak yerde geçmesidir. Ve Satomi’nin tüm o felaket günlerine, ara ara flashbackler ile hatıralarında uzanmasıyla biz de bire bir o günlerin acılı, çaresiz havasını soluyoruz. Satomi’nin geçmişe dair hatıraları ve hala onun peşini bırakmayan ruhlar aracılığıyla beş yıl önceki facia günlerine hem de evinin her bir köşesindeki objelerle çok daha eski yıllara gidiyoruz. Marie ile ise günümüz neslinin sıkıntılarına, yaşayışına karşıdan bir göz olarak bakmış oluyoruz.

Hüznü ve mutluluğu aynı anda hissetmek…

Lakin ister geçmişin ister günümüzün sıkıntıları olsun acılar aynı ağırlığıyla tam da karşımızda duruyor. Geçmişinde yaşadığı acılar ile hesaplaşamamış iki karakter de birlikte geçirdikleri zaman aralığında istemsizce yaralarına dokunuyor ve birbirlerine iyi geliyorlar. Güzel olanı ise bunların hiçbirinin planlı olmaması olsa gerek. Ne Marie, Satomi’nin ruhlarıyla hesaplı bir ilişki içerisine giriyor ne de Satomi, Marie’nin bir şeyleri fark etmesi için kasti bir uğraş içine giriyor. Aslında iki karakterde kendini iyileştirmeye çalışırken birbirlerine de iyi geliyorlar.

Facianın yaşandığı topraklarda, dertleriyle hemhal olmuş iki karakterin müthiş birlikteliğini, siyah-beyaz görüntüyle ve Ulrike Haage’nin müzikleriyle bambaşka bir etki yaratan filmin, mekânı etkili kullanmaktan, karakter yaratımına, başarılı oyunculuklardan, asla tökezlemeyen kurgusuna kadar her şeyiyle tam olarak parlayan Grüße aus Fukushima, sinemaya bir kez daha âşık olma sebebi kesinlikle. Hüznü ve mutluluğu, acıyı ve tebessümü aynı anda damarlarımıza zerk eden Dörris usta sen çok yaşa demekten başka ne denir bilemedim.