06.05.2016

SİNEFİL GÜNLÜĞÜ: La Belle et La Bête (1946)

Güzel ve Çirkin…Çocuk klasikleri adı altında anılan, bugüne kadar birçok kez gerek esinlenme gerek direkt uyarlama yoluyla film veya dizi olmuş ünlü masal… Bu başlık altında anılmasını uygun buldum kendimce, çünkü sonuçta masallar da edebiyatın anonim koluna giren bir tür. Masal denince akla gelen birkaç önemli unsur var. Özellikle iki zıt kutbun mutlaka çarğışması söz konusudur masallarda. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, siyah ile beyaz çatışması gibi bir şeydir bu! Sonuçta kazanan da hep olumlu taraftır. Yani okuyucunun genel zihnine uyan toplumun “iyi” diye nitelendirdiği özelliklere sahip kişi veya durumlar sonuçta kazanan tarafta olur. Pek tabii masalların diğer bir özelliği de mutlaka ama mutlaka olağanüstü unsurları bünyelerinde barındırmalarıdır. Bu olağanüstülükler, kimi zaman iyice ayyuka çıksa da bazen ufak tefek anlarda kendilerini hissettirirler.

Güzel ve Çirkin’in 1946 yapımı bu uyarlaması, bir masalın nasıl gözler önüne serilmesi gerektiğini kanıtlar nitelikte. Nasıl peki? Bilmeyenimiz yoktur; masalda Çirkin, korkunç bir yaratıktır. Aslında büyülenmiş ve yakışıklı bir prensken korkunç bir yaratığa dönüşmüştür. Tabii biz bunu masalın başında bilmeyiz; o, okuyucu veya dinleyici için korkunç bir yaratıktır.

Masal boyunca hissettirilen kötü görünen illaki kötü değildir mevzusu, karşımızdakini şeklen değil kalben değerlendirmemiz gerektiği dokundurmaları elbetteki filmin tematik yapısının olmazsa olmazı durumda. İyi ile kötü keskin çizgilerle ayrılıyor filmde. Ancak kötü asla yaratık değil. Hatta öyle bir işlenmiş ki Çirkin tiplemesi, filmin sonunda dönüşeceğini bildiğiniz halde, keşke değişmese bile diyorsunuz. 

Peki ya atmosfer? Şimdiye kadar atmosfer açısından çok çok iyi filmler gördük, övdük. İş Güzel ve Çirkin’e gelince ve karşımızdaki bir masal uyarlaması olunca, insan daha bir heyecanlanıyor, acaba özellikle Çirkin’in yaşadığı yer nasıl tasvir edilmiş diye. O kadar etkileyici bir mekan çalışması yapılmış ki filmde, filmi izlerken o havaya girmemeniz mümkün olmuyor. Özellikle şatodaki (saray mı demeliyim) canlı tasvirler; filme hem ürkünçlük boyutunu kazandırıyor hem de masal havasını yaşatıyor.  

Filmin başında yönetmen çok zekice bulduğum bir açıklamayla giriyor filme. Çocuklar, masallarda her şeyin olabileceğine inanırlar. Sizden de istediğim çocuk gibi düşünmeniz, inanmanız… Tam bu cümlelerle olmasa da yönetmen seyircisine seslenip, inanmasını istiyor. Üstelik film boyunca o inandırıcılığı bir an bile sekteye uğratmadan yarattığı o güzel anlatımıyla seyircinin bu masala inanmaması gibi bir seçenek de kalmıyor.