06.05.2016

SİNEFİL GÜNLÜĞÜ: Les Rendez-vous d’Anna (1978)

2008’de 11. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde ‘Sinemanın Cadısı’ lakabıyla Türkiye’ye de uğramış olan, kadın sinemasının en kışkırtıcı, devrimci ve büyük yönetmenlerinden Chantal Akerman’ın en kişisel projesi olan otobiyografik filmi: Les Rendez-Vous d’Anna.

Küçücük bir kızken izlediği Godard’ın Çılgın Pierrot’su ile sinemaya olan aşkını ilan eden Akerman, henüz 25 yaşında çektiği “Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles (1975)” ile, sinema dünyasını sallamış ve o dönemde, tüm gözlerin kendisine çevrilmesine sebep olmuştu. Oğluyla birlikte yaşayan dul bir annenin yalnız ve çıkışsız hayatını, yalın bir dille anlatan bu 3.5 saatlik başyapıt, bir kadının hayatını tüm nesnelliğiyle göstermiş ve hem feminist çevrelerce, hem de eleştirmenlerce övgülere boğulmuştur. Bugün de bir kült klasik olarak anılan bu benzersiz film, yönetmenin hayatındaki bir dönüm noktası olmasıyla da önemli bir yer tutar.

Les Rendez-Vous d’Anna ise, Akerman’ın yirmi sekiz yaşında çektiği filmidir ve o dönemde yaşadıklarına ve hayatına ışık tutar. Akerman’ın yirmi sekiz yaşındaki hali olarak ‘Anna Silver’ karakteri karşımıza çıkar. Filminin gösterimi için Almanya’ya gelmiştir Anna, önceden yer ayırttığı otele gelip odasına çıkar. Film boyunca karşılaşacağı karakterlerden ilki olan ‘Heinrich’ ile aynı günün akşamı, filmin gösteriminin ardından tanışır Anna. Beraber gittikleri restoranda ve barda ne konuştuklarını bilmeyiz, çünkü konuştukları şeyin çok önemi yoktur, bu kısımları bize göstermeyip önemsizce geçiştirir Akerman; erkeğin akşam için Anna’ya kur yaptığı boş şeyler olduğunu hissettirir bize. Gece Anna’nın odasına çıkan ikili yatakta yakınlaşır; ama Anna devam edemez ve giyinip gitmesini ister Heinrich’ten, sebep olarak da birbirlerini sevmemelerini gösterir. “Eskiden biri elimi tutunca bu ‘seni seviyorum’ demek sanırdım. Bu yüzden onlara elim dahil, neyim varsa verirdim.” der Anna, kırılmış Heinrich’e. Heinrich’se, ertesi gün kentten ayrılmadan bir kere daha görüşmek ister Anna’yla.

Ertesi gün Heinrich’in şehre biraz daha uzak (kuzeybatı’daki Bottrop kasabası) evinin bahçesine gideriz. Heinrich, beş yaşındaki kızı ve annesiyle yaşamaktadır. Karısı bir başka adamla kaçmış ve bir daha dönmemiştir. Heinrich, eski karısından hep özlemle bahseder ve Anna’ya sürekli ‘iyi bir eş’ olacağını anlatmaya çalışır; ama Anna böyle bir hayatı, özgürlük olmayan bir hayatı yaşayamaz.

Oradan ayrılıp Köln istasyonuna gelir Anna. Burada, annesinin bir arkadaşıyla görüşür. Bu kadın, Anna’nın geçmişte iki kere nişanlandığı; ama iki seferde de haber vermeden nişanı atıp ortadan kaybolduğu çocukluk aşkının annesidir. Zaman zaman oğluna yaptıklarından ve yaşadığı özgür hayattan dolayı Anna’yı eleştirip kıskansa da, kendi hayatının da nasıl savaşla birlikte dibe doğru gittiğini anlatır… Bir zamanlar yanında gururla yürüdüğü büyük aşkı kocasının, savaşın ardından nasıl sinirli ve zorba bir adama dönüştüğünü söyler. Ama yine de bir kadının evlenmesi ve çocuk yapması gerektiğini de belirtir. 

Köln’den ayrılan Anna Brüksel’e doğru yola çıkar. Trende başka bir yalnız kalple sohbet eder. Bu adam da özgürlüğüne düşkün ve yaşadığı 5 farklı ülkede mutluluğu bulamamış ve şimdi son durağı olarak gördüğü Paris’e doğru yol alan bir asi ruhtur. İspanya’da tanıştığı bir kadını unutamamıştır o da: “Hatalarımı düzeltirdi, bundan vazgeçtiği gün, artık beni sevmediğini anladım” der, unutamadığı aşkı için. Filmdeki tüm bu obsesif tipler, kendi geçmişlerinden unutamadıkları ve tüm hayatlarını derinden etkileyen bu dönüm noktalarını içtenlikle Anna’ya anlatır; ama Anna sadece dinler, kendisiyle ilgili hiçbir şey anlatmaz.

Brüksel’de annesiyle buluşan Anna, eve gitmek yerine bir otele gider. Annesiyle aynı yatağı paylaşıp, filmlerinin gösterimleri için yaptığı gezileri ve tüm bu gezgin yaşam içindeki yalnızlığını anlatır. Bir keresinde de bir kadınla yaşadığı tek gecelik ilişkiyi söyler annesine ve o ilişki sırasında kendisinin aklına geldiğini belirtir.

Başkalarının kıyafetlerine ve ambalajına oldukça takıntılı ve materyalist görünen Anna, buna rağmen hep aynı kıyafetle dolaşır film boyunca. Son karşısına çıkan karakter Daniel’sa, oldukça karamsar ve mutsuz orta yaşlı bir adamdır.

Kimseyle bir ortak nokta bulamayan ve sürekli farklı yerlere giden, ev hayatını ve uzun süreli bir ilişkiyi hiçbir zaman benimsememiş,  sosyal; ama yapayalnız bir kadın portresi çizer bize Anna. En çok sevdiği şeyse gece olduğunda pencereden dışarı bakmak ve uyumakta olan şehri sessizce seyretmektir.

Mutsuz ve umutsuz karakterlerinin  çöküşteki bir Avrupa’yı temsil eder gibi durduğu filmden bir yıl sonra, Fassbinder da Almanya’nın çöküşündeki yıllarda hayata tutunamayan kadınları anlattığı üçlemesinin ilk filmi olan “Maria Braun’un Evliliği”ni çekecektir.

Modern ve bir “birey” olarak yaşamaya çalışan güçlü bir sanatçı kadının hayatından kesitler sunan bu otobiyografik film, sadece Akerman hayranlarını değil; yönetmenin o bilindik mesafeli, minimalist ve cesur tarzıyla tüm sinefilleri derinden etkileyecektir.