27.07.2016

Sinemamızın Yeni Nesil Kadın Yönetmenleri

Belma BAŞ

Zefir (2010)

Kısa filmi ile Cannes’da yarışma başarısı gösteren Belma Baş’ın bazı festivallerden ödülle dönen uzun metrajı Zefir. Anneannesi ve dedesinin yanında yaz ayını geçiren ve annesini bekleyen Zefir’in hikâyesini izliyoruz filmde. Belma Baş, annelik meselesine oldukça farklı bir açıdan yaklaşıyor. Anne portresini ters yüz eden doneler sunuyor ve anneye verilen rolün altını deşiyor. Doğanın ve zamanın insanlarla olan farklılıkları ve benzerliklerini de gayet etkiliyici sahnelerle perdeye aktarıyor. Özellikle zamanın getirdiği sıkıntılar üzerinden bu fark çok net ortaya konuluyor. Sarsıcı bir finalle tokat etkisi yaratan filmin en büyük kozlarından biri de Karadeniz’in o muhteşem manzaraları. Hikayenin ilerleyişi konusundaki ufak sıkıntılarına rağmen, film başarılı olmayı ve izleyiciyi içine çekmeyi kesinlikle başarıyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

.

Belmin SÖYLEMEZ

Belmin Söylemez çektiği Bıyık, 34Taxi ve Bu Ne Güzel Demokrasi adlı belgesellerden ve birkaç kısa filmden sonra ilk kez 2011’de uzun metraj bir kurmacaya imzasını attı: Şimdiki Zaman. Söz konusu bir kadın yönetmen olunca merkezine kadın karakterleri alması belki de en beklenilen eğilim. Biz de kadın gözüyle kadın hikâyeleri dinlemek istiyoruz doğrusu ve özellikle 2000 sonrası Türkiye sinemasının en belirgin özelliklerinden biri kadın yönetmenlerin artık kendilerini göstermeye başlamaları. Bu, 2000 sonrası için anılacak en olumlu özelliklerden zaten.

Şimdiki Zaman (2011)

Şimdiki Zaman, hikâyesini Mina adlı genç bir kadın etrafında kuruyor. Mina, isim olarak kullanıldığı zaman “camın ana maddesi, liman, iskele ve gökyüzü” manalarına gelebilen bir kelime. Özellikle buradan yola çıkarak başrolündeki kadının kırılganlıktan artık buz tutmuş hale gelen davranışları, kendini atmak istediği bambaşka dünyaların limanları, kendine sığınanlar için güvenli bir iskele ve umut dolmak için bile olsa maviye hasretliği, gökyüzünün hem uzaklığı hem de çekiciliği akla gelebilir. Fazla zorlama gelebilir bu anlam yüklemeler ancak filmin içinde Mina’nın ağzından da isminin manası dökülünce, insan bu manayla kurulan iç ve dış dünyanın çerçevesini çiziveriyor.

Başrolündeki kadının isminden yola çıkarak kurulabilecek anlam dünyası aslında filmin kendi adında da gizli. Çünkü hep ertelenen ve bir türlü yaşanamadan veya öylesine yaşanılarak geçmişe itilen bir şimdiki zaman hali içinde değil miyiz hepimiz? Şimdiki zaman ya geçmişe itiliveriyor ya da geleceğe köprü gibi düşünülüyor. Dolayısıyla bırakın an’ı yaşamayı, günler geçiyor geçmişe veya sonraya baka baka. Hep bir bekleyişle… İşte Mina, tam da böyle bir dünyanın insanı. Belki geçmişiyle ilgili cümleler doğrudan anlatılmıyor bize ama biz verilenlerden yakalıyoruz çektiği sıkıntıları. Zaten şimdiyi bırakıp sadece sonrasına odaklanması da bundan kaynaklanmıyor mu? Kafasında sadece ABD’ye gitmek, belki “rüyalar ülkesi” diye sunulan ABD’nin bir nevi kurtarıcı olduğuna, kendini oralarda kurtaracağına inanmak istiyor Mina. Hani beylik bir söz vardır ya, nereye gidersen git kendini de beraberinde götürürsün; dolayısıyla Mina nereye giderse gitsin kendini de götürecek. Kendi geçmişini, umudunu veya umutsuzluğunu… Ancak onun derdi kendinden kurtulmak değil, mekansal bir çıkış arıyor Mina. Buradan da yaşadığı şehrin kendi çıkışsızlığına varabiliyoruz. Merkezdeki İstanbul ve İstanbul’un kendini kurtaramayışı, an be an başka bir şeye dönüşmesi… Bir kentin hafızasının yok oluşu (daha doğrusu yok edilişi) Mina’nın öyküsünün çerçevesine yediriliyor ve dikkat eden gözler için film bir yandan da İstanbul’un öyküsünü anlatıyor bize.

Seçil TOPRAK