27.07.2016

Sinemamızın Yeni Nesil Kadın Yönetmenleri

Çiğdem VİTRİNEL

2011 yılında Geriye Kalan ile ilk uzun metraj filmine imza atan Çiğdem Vitrinel, henüz iki filmi olmasına rağmen yakın dönem kadın yönetmenlerimiz içinde, farklı ve özgün bir yer edinmeyi başarmış durumda. Geriye Kalan ile poliamoriyi merkeze oturtup modern çağ ilişkilerine içeriden bakabilen, yönetmen varlığının bariz bir şekilde hissedildiği, izleyiciyi karakterlerin iç dünyalarına hapsetmeyi başaran ve ilk film olmanın bütün kusurlarını bünyesinde barındırmasına rağmen stil sahibi olmayı başarabilen bir iş çıkartan Vitrinel, asıl bombayı Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku ile patlattı. Kurmaca ile gerçeğin sınırlarında dolaşıp yazar tıkanması üzerinden derinlikli bir yapı inşa eden senaryosu ve gösterme ile anlatma arasında farkı bir kez daha idrak etmemizi sağlayan incelikli üslubuyla birbirinin kopyası sulu sepken ilişki filmlerinin arasında elmas gibi parlayan ve aşk filmleri içerisinde nadide bir yer edinmeyi şimdiden hak eden Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, sinemamızın içine düştüğü dipsiz kuyudan çıkış formüllerini bünyesinde barındırması hasebiyle de önemli bir iş aynı zamanda.

Bu iki filmiyle “kadın eli değmiş gibi” sözünün perdedeki karşılığı olmayı başaran ve ince dokunuşları, farklılığı ve farkındalığı ile bir başkasının elinde çöpe dönüşebilecek eserleri leziz bir hale getiren Çiğdem Vitrinel, aşk filmleri için bir değişimin ateşini de yakmış durumda. Bu değişimin nasıl sonuç vereceğini görmek içinse hem Vitrinel’in hem de emsallerinin yeni filmlerini beklemek lazım, kökleşmiş ve köhneleşmiş algılar kolay yıkılmıyor sonuçta.

Tanju BARAN

Deniz AKÇAY

Köksüz (2013) 

Televizyon dizileri için yazdığı senaryolardan tanıdığımız Deniz Akçay, İstanbul ve Adana Film Festivallerinde de ödüller kazanan ilk filmi Köksüz ile beyazperdede kendini gösterdi. Köksüz, babalarını kaybetmiş bir ailenin hikâyesini aile bireyleri arasında yaşanan çatışmalar üzerinden anlatıyor. Deniz Akçay’ın söylemiyle aile bireylerinin yapmaya çalıştıkları, ” kayıp üzerine oluşan o derin oyuğu kapatma çabası “. Film, bir başka yönüyle de aile bireylerin kendilerini o eve ne kadar ait hissettiklerini sorguluyor. Bütün karakterlerin içsel olarak yaşadıklarının tek tek gösterilmesiyle, kişilerin aile içi rollerini kavrıyoruz. Lise öğrencisi İlker, evdekilerle çatışan ve kendini ailesine en uzak hisseden kişi. Evin en küçüğü Özge, ailenin bir arada olmasını dileyen denge unsuru rolünde. Hikayenin kırılma noktası ise kendi hayatından yeterince ödün verdiğini düşündüğümüz evin en büyüğü Feride’nin artık dayanamayıp, sevmediği bir adamla evlenme kararı alarak, annesinden kurtulmayı istemesi. Bu çatışmalar eşliğinde başlayan hesaplaşmalarla birlikte düşündüğümüzde Köksüz, baba/koca’nın artık hayatta olmadığı zaman aile bireylerin girdikleri erk arayışına bir eleştiri aynı zamanda. Anneyle başlayan eksiklik ve çaresizlik hissi, çocuklarına da geçiyor ve kenetlenme yerine insanların giderek yitişini izliyoruz. Deniz Akçay, gerilim anlarını sade bir şekilde gösteriyor ve kimi zaman sessizlikle beraber bakışları kullanarak görselliği güçlendiriyor. Oyuncuların performanslarından etkilenmemek mümkün değil. Her biri rollerinin hakkını sonuna kadar veriyor. Köksüz, seyirciyi pek rahatlatmayan anlatım yapısıyla bir aile çatışmasını farklı bir gerçeklik üzerinden gözler önüne seriyor. İlk filmiyle büyük beğeni toplayan Deniz Akçay ile sinemamızın yeni bir kadın yönetmen kazandığını söylemek mümkün. Kendisinin yapacağı yeni çalışmaları da sabırsızlıkla beklediğimizi söylebiliriz.

Öner GÜNDOĞDU