27.07.2016

Sinemamızın Yeni Nesil Kadın Yönetmenleri

Yeşim USTAOĞLU

Yeşim Ustaoğlu, 1984 yılından bu yana sinemanın içinde yönetmen olarak. Evvela kısa filmlerle başladığı yolculuğuna 1998 yılında Güneşe Yolculuk ile uzun metraj ile devam etti. Birçok ödül kazanan bu ilk filminden sonra ikinci uzun metrajı 2004 yılında geldi: Bulutları Beklerken. Ustaoğlu, 2000 sonrası çeşitlenmeye başlayan sinemamızda kadın yönetmenlerin öncü isimlerinden biri.

Bulutları Beklerken (2003)

Türk kadın yönetmenler arasında hatırı sayılır ölçüde başarılı bir dil ve anlatım stili olan Yeşim Ustaoğlu’nun filmografisindeki ikinci uzun metrajlı filmi “Bulutları Beklerken”, yönetmenin “evet bu bir Ustaoğlu filmi” diye nitelendirdiğimiz “Güneşe Yolculuk”tan sonra filmsel anlatısını ciddi ölçüde üst noktalara taşıdığı ilk filmi.

Karmaşık bir dil yapısından olabildiğince sıyrılan Bulutları Beklerken, bir karakterin mübadele sırasında izini kaybettiği kardeşinin arayışının hikayesi. Yoğunca değindiği bir dönemin siyasi açılımları ile iki tarafa ayırdığı taraflar ve açıkça söylemek gerekirse hissedilir derecede okları çektiği Türkiye tarafı ile film bekleneni ziyadesiyle karşılar nitelikte bir anlatıma sahip. Bunun yanı sıra bu sadeliğe krema niyetine sürülen amatör oyuncular ve özgün müzik kullanımı da ayrıca dikkat çeker nitelikte. Bu övgü dolu filmin başarılı kısımlarında şüphesiz en sırıtan ve rahatsız eden kısım ise bu amatör oyuncuların ağzına hiç yakışmayan ve zorlama oturtturulmuş diyebileceğimiz diyalogları. Sanki bir kitaptan alınıp doğrudan karakterlere teslim edilen bu diyaloglar oldukça kulak tırmalamakta.

Yeşim Ustaoğlu’nun bu filmi Güneşe Yolculuk’tan sonra daha devinimden uzak temposuyla yönetmenin filmografisinde farklı bir ivmede yer alıyor. Ayşe’nin aslında Eleni olduğuna tanık olduğumuz ve bir dönemin üzeri yamalı gerçeklerine şahit olduğumuz Bulutları Beklerken, dağlı bayırlı bir iklimde başroldeki Rüçhan Çalışkur’a eşlik eden kimi ara rollerdeki bilindik oyuncularında eşliğinde çizgisini daha ilk dakikalarından itibaren bulmuş bir film.

Zekican SARISOY

Pandora’nın Kutusu (2008)

Her filminde hissedilir ölçüde evrensel bir dil ve anlatımı yakalama peşinde olan Yeşim Ustaoğlu’nun bu filmi onun siyasi yoğunluktaki içerikten uzaklaşmaya başladığını hissettiğimiz ya da bu uzaklaşma çizgisinin iyice hissedildiği bir film. Önceki filmlerinde bireysel varoluştan ziyade daha toplum temelli hikâye çemberine aldığı karakterleri bu hikâyede daha birey temelli olarak görüyoruz. Ayrıca bir önceki filmlerinde doğal anlatımı doğal ve toplumdan koparılmış oyuncularla destekleyen Ustaoğlu’nun bu filminde bu doğal anlatım bu kez tanınmış oyunculara emanet ediliyor. Ustaoğlu’nun bir taktiği olduğunu düşünebileceğimiz bireysel anlatı ağırlıklı hikayeyi riske atmama durumu az önceki tezi destekler öncülde. Tsilla Chelton’un bu film için Türkçe öğrendiğini geçmiş yıllardaki bir röportajından öğrendiğimiz bu filmdeki muazzam oyunculuğunu bir kenara ayırırsak, özellikle Derya Alabora’nın öykünün belli kilit noktalarına çengel atan oyunculuğuda fevkalade.

Anlatılan efsanevi hikayelerin aksine Pandora’nın Kutusu’ndan bu kez kötülük yerine insan temelli sorunlar ve çıkmazlar arasında bocalayan insanların ikilemi yüzeye çıkıyor. Herkesin bencilce kendi derdine düştüğü ve bütün bireylerin çıkmaza düşüp sendelediği bu orta sınıf aileye birde Alzheimer adlı bir hastalık konuk olunca Pandora’nın açılmakta olan kutusu tam anlamıyla açık vaziyete geliyor. Birinin çalkantılı ruh hali ile oğlunu sıkan yapısı, diğerinin bütün enerjisini sevgilisine ayırarak harcadığı ve sonucunda boşluğa düştüğü ruh hali, üçüncüsünün ise hiçbir şeyi umursayan ve bir o kadarda negatif yapısı. Bu orta sınıf ailenin bütün problemini ve birbirleriyle iletişime dahi bile geçemeyen bu insanların tıkanmışlığını bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren film, Ustaoğlu’nun yüze sert tokat etkisi yapan filmlerinden biri. Anneannenin vapurda uzaklara gerçek anlamda boş, umutsuz ve karamsarca bakan torununa sorduğu gibi noktalıyoruz: “Senin hiç kimsen yok mu?” 

Zekican SARISOY

Araf (2012)

Yönetmen Yeşim Ustaoğlu’nun bir filmi yaratırken yaşayabileceği en büyük tatminlerini anlatırken kullandığı “filmsel zamanla, akan zaman arasındaki algıda yaşanmışlık hissini yaratabilecek kadar izleyicisinin algısını zorlamak” ifadesi tamı tamına Araf’ı anlatıyor. Film akmaya başladığı andan itibaren perdeden geçenler, tanıştığımız karakterler, onların yaşadıkları gelip yan koltuğumuza oturuyor. O kadar içselleştirebiliyoruz ki yaşananları, hepsi sanki bizimle nefes alıp veriyor. Perdedeki zaman bizim yaşam zamanımızla paralel akıyor. Mekânların veya insanların bizden uzak veya yakın olması önemli değil; onların yaşayışındaki gerçeklik ve bize duyumsatılan gerçeklik arasında hiçbir kayıp, düşüş yok.

Bir filmi izledikten sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissedersiniz ya, işte Araf tam böyle bir film. Sizi ele geçiriyor, belki de görmediğiniz ya da görüp de es geçtiğiniz durumlarla sizi yüzleştiriyor. Kısacası bir yumruk gibi iniyor yüzünüze, midenize, kalbinize. 

Kadın, erkek, gençlik, evlilik, cinsellik gibi birçok kavram üzerinden bir Türkiye okuması çıkarabileceğiniz Araf, Yeşim Ustaoğlu sinemasının vuruculuk yönünü çok iyi yerine getiriyor.

 Seçil TOPRAK 

Zeynep DADAK – Merve KAYAN

Mavi Dalga (2013)

Zeynep Dadak ve Merve Kayan’ın imzasını taşıyan bir ilk film Mavi Dalga. Balıkesir’i kendisine mekân seçmiş filmde, üniversite sınavına hazırlanan, yaşadıkları şehirden kaçıp da başka şehirlerde üniversite okuma hayalleri kuran bir grup ergenin hayatına misafir oluyoruz. Ana karakter Deniz’in hayatından bir kesiti izlediğimiz film, şehri, Balıkesir’i, farklı bir tatla sunmuş. Görüntülere eşlik eden Kim ki O grubunun müzikleri ise filmi en beğenmeyen izleyiciyi bile cezbedebilir.

İçinde biraz aile, biraz sosyal konular, biraz ilk gençliklerini yaşayan bireylerin dünyasını -hayallerini, aşklarını, umutlarını, dostluklarını- barındıran, yönetmenlerin kendi hayatlarından izler taşıyan film, Altın Portakal’dan “En İyi Senaryo/Kurgu” ödülleriyle dönmüş. Ancak bu durumun eleştirmenlerce çok da hoş karşılanmadığını belirtelim. Senaryonun tatmin edici olmadığı ve filmin beklenileni veremediği en çok yapılan eleştiriler arasında. Hem Zeynep Dadak’ı hem de Merve Kayan’ı biraz araştırdığımızda ikisinin de sinema konusunda donanımlı, teorik anlamda kendilerini yetiştirmiş isimler olduğunu görebiliriz. Kaldı ki Zeynep Dadak film eleştirmenliği de yapan bir isim. Ancak işin teorik ve uygulama kısmının birbirinden farklı olduğunu bu film bize bir kez daha söylüyor. Yine de iki yönetmenin bu filme iyi niyetle, “kendilerine dayatılandan farklı bir şey söylemek” amacıyla başladıkları da aşikâr.

Kadınların elinden çıkan, eleştirilere maruz kalsa da katıldığı festivalden ödülle dönmeyi başarmış bir ilk film olarak Mavi Dalga, izlenilmeyi hak ediyor.

Ceren ÇALICI