03.06.2016

Sinemanın B’si: House on Haunted Hill

B filmin tam olarak ne olduğuna dair pek çok farklı fikir olsa da, teknik olarak tek bir tanımı vardır: ‘B filmleri, Hollywood’un altın çağında sinemalarda arka arkaya gösterilen iki filmin (A film ve B film) ikincisidir. Başka bir tabirle anlatmak gerekirse  B filmler, kaynağını yine popüler kültürün türlerinden ( bilimkurgu, korku, western, gangster filmleri vb. ) alan, genellikle belli formüllere ve kalıplara dayanarak tasarlanan, yıldız oyuncu barındırmayan düşük bütçeli filmlerdir. Yani 50’li yıllardan adi bir bilimkurgu filmi ya da canavarların, cadılar bayramında ucuz kostümler giymiş kişiler gibi göründüğü bir canavar filmi görürseniz, rahatlıkla “Bir B filmi izliyorum.” diyebilirsiniz.

Peki izlenmeye değer  B filmi var mı? Pahalı dekorlar, özel efektler, ünlü oyuncular barındırmamasına rağmen, yani Hollywood’un alıştığımız etkileyici faktörlerden nasip almamış olsa da B filmler arasında felsefik ya da politik açıdan etkileyici, yeni fikirler sunan, oldukça keyifli filmler bulmanız mümkün. Hatta yeniden çevrilen ( ‘Stranger then Dracula, More Fantastic then Frankenstein, More Mysterious then The Invisible Man’ sloganı ile gösterilen The Mummy’s Hand -Mumya’nın Eli- ve Hause on Haunted Hill Lanetli Tepe- gibi) B filmleri de var.

Türk sinemasında da çokça B filmi örneği görebiliriz. Bilenler bilir ilk örümcek adam filmi, çizgi romandan etkilenip ülkemizde çekilmişti. Battal Gazi, Kara Murat, Tarkan gibi örnekleri de unutmamak lazım. Yazıyı okurken aklınıza gelmiş olabilir: Evet, “Vücudundan kurtul, zihin ve ruhunla yaşa; o zaman toprak altında nefes alabilirsin” şeklinde bir efsane repliğin geçtiği “Dünyayı Kurtaran Adam” da bir B filmi!

Bazen “kült” olarak bazense “vakit kaybı” olarak görülen B filmler, maddi imkansızlıklara ve bunun yarattığı tüm kusurlarına rağmen belli bir estetiğe sahip önemli bir türü ifade ederler. Bu filmleri izledikçe sinemaya olan bakış açınızın biraz da olsa değişeceğini ve pek çok alanda sıkça duyduğumuz “Emeğe saygı” kelimesinin sizler için daha bir anlam kazanacağını düşünüyorum. Ben her hafta yeni bir B filmi ile bu köşede olacağım ve sizlere türün ilgi çekici örneklerini yazmaya çalışacağım.

Bu haftaya, en sevdiğim örneklerden biriyle başlamak istiyorum: “Hause on Haunted Hill”.

1959 Amerikan yapımı korku filmi olan House on Haunted Hill, B film severler açısından daima özel bir yer tutmuştur. Korku türünde ustalaşmış efsane yönetmen William Castle bu filmde, Robb White’ın gizem dolu senaryosunu ve Vincent Price‘ın karizmasını kullanarak kaydadeğer bir başarı sergilemiştir. Öyle ki, filmin 1999 yılında çekilen ve Geoffrey Rush, Famke Janssen gibi yıldızları barındıran yeniden çevrimi, eskisinin etkiliyiciliğine yaklaşamamıştır.

Milyoner bir iş adamı olan Frederick Loren (Vincent Price), dördüncü karısı Annabelle (Carol Ohmart) ile “perili” olarak nam salmış bir köşk kiralar. Film, bu köşkte verilen perili ev partisine davetli olan beş kişinin tanıtımı ile başlar. Davetlilerin biri doktor, biri pilot, biri gazeteci, biri sekreter ve biri de evin asıl sahibidir. Hepsinin ortak özelliği paraya ihtiyaç duymaları ve bu sebeple evde bir gece kalmak için kendilerine gelen daveti kabul etmeleridir. Çünkü partiyi düzenleyen milyoner iş adamı, evde 12 saat boyunca kalmayı başaran herkese on bin dolar verecektir. Davetliler gece ilerledikçe gelişen garip olaylardan sonra adeta bir tabuta benzeyen, korkunç şeylerle dolu bir evde kapalı kaldıklarını anlarlar.

Bıçak, silah, ip gibi araçların korkuyu ve gerilimi arttırmak için değil hikayeyi bağlamak için kullanıldığı; bununla birlikte çığlıkların, kesik kafaların, tavandan akan kanların, kilitli kapıların eksik olmadığı filmin tartışmasız en iyi yönü sürpriz sonu.

“- Hayaletlerin ve şeytanların seni rahatsız etmesine aldırış etme, sevgilim.”
“- Hayatım, bu evdeki tek hayalet sensin.”

Film, gayet tutarlı yazılmış diyaloglarının gücü, başrol oyuncusu Vincent Price‘ın (Eski bir A filmi oyuncusu olan Price, B filmler ile tekrar çalışma olanağı sağlamıştır.) güçlü oyunculuğunun da etkisi ile yarattığı gizemi başından itibaren koruyarak seyirciyi sondaki sürprize hazırlıyor. Öyle ki, gelişen olaylar dizisi hayalet hikâyesi sevmeyenler için bile tatmin edici. Ayrıca bu denli düşük bütçeli bir filmde “en fazla bu kadar olur” dedirten plastik efektler de filmin başarısının bir başka göstergesi.

Artılarına rağmen film, karakterlerinin bazılarının çözümlemelerini kusursuz şekilde sunarken, bazılarını eksik bırakıyor. Bu eksiklik, filmin sonuyla beraber giderilmeye çalışılsa da, izleyicilerin zihnini, maalesef çoğu korku filminde görülen mantıksız bir dayatmaya sürüklüyor. Yine de bu 74 dakika kadar kısa bir süreye sahip siyah beyaz klasik, izlenmeyi sonuna kadar  hak ediyor.