06.01.2018

Stanley Kubrick ile 2001 Üzerine Söyleşiler

1968’deki Eric Nordern’ın Stanley Kubrick Söyleşisi

Berke Sarıkaya

Sinemanın ölümsüz yönetmeni Stanley Kubrick, yaptığı her filmle sinema sanatının altın ismi olarak hafızalarımıza kazındı. Ancak bir filmi diğerlerinden tamamen ayrılıyordu; 2001: A Space Odyssey. Bilim-kurgu alanında çığır açan ve birçok insana göre yapılmış en iyi film olan 2001: A Space Odyssey hakkında herkes bir çok fikir yürüttü. Ancak yönetmenin fikirleri bu konuda hep açıkta kalmıştı. Kendisiyle yapılan röportajların ve söyleşilerin derlendiği bu yazıda filme dair merak ettikleriniz ve bilmediğiniz bir çok şeyi göreceksiniz.

1965 senesinde Jeremy Bernstein, The New Yorker dergisi için yazdığı yazıda okuyuculara bir müjde vermişti. Yıllardır insanların gözlerinden alevler fışkırtan canavarlar yüzünden uzak kaldığı ve soğuduğu bilim-kurgu alanında gerçekten beklentileri karşılayacak bir filmin geleceğini söyledi. Filmin o zamanki ismi Beyond the Stars olarak lanse edilmişti. Senaryoyu Stanley Kubrick ve Arthur C. Clarke birlikte yazıyorlardı. Clarke, çözmeleri gereken temel problemlerden birisinin yapmaya çalıştıkları şeyi adlandırmak olduğunu söyledi.

“Bilim-kurgu filmleri daima canavarlar ve seks demektir, bu yüzden filmimiz için farklı bir terim bulmaya çalıştık.”

Kubrick: “Şimdiye kadar bulabildiğimiz en iyi tanım, uzay serüveni oldu; çünkü filmde Homeros’un Odysseia’sıyla örtüşen noktalar var. Bizim kuşağımız açısından uzay ne denli engin ve gizem doluysa, denizin de Yunanlılar açısından o zamanlar aynı şeyi ifade ettiğini düşündük. Homeros’un kusursuz karakterlerinin gittiği uzak adalar, şimdi bizim astronotlarımızın gittiği gezegenler kadar ulaşılmaz geliyordu. Beyond the Stars aynı zamanda Odysseia’da da karşımıza çıkan gezme, keşfetme ve macera kaygılarını taşıyor.”

1968 senesinde Eric Nordern, film yayınlandıktan sonra Stanley Kubrick ile bir söyleşi yaptı. Temel olarak filmin gizli kalan bölgeleri için Kubrick’in düşünceleri merak konusuydu.

2001 ile ilgili tartışmaların büyük bölümü, filmde bol miktarda bulunan metafizik sembollerin anlamlarıyla ilgiliydi. Parlak siyah anıtlar ve bu anıtların insan kaderine müdahele ettikleri her aşamada Dünya, Ay ve Güneş’in yörüngesel kesişimleri, hayatta kalan astronotu çevreleyen ve ‘yıldız çocuk’ olarak yeniden doğup Dünya’ya doğru sürüklenirken zaman ve uzayın bir girdap oluşturduğu final sahnesi. Hatta bir eleştirmen, filmin ana temasını Nietzsche’nin insanın maymundan insana, oradan da süpermene evrimiyle kıyaslayarak, ‘ilk Nietzscheci film’ olarak nitelendirdi. 2001’in metafizik mesajı neydi?

“Bu benim sözcüklerle vermek istediğim bir mesaj değildi. 2 saat 19 dakika süren filmdeki toplam diyaloglar 40 dakikadan az. Ben görsel bir deneyim; duygusal ve felsefi bir içerikle izleyicinin bilinçaltına nüfuz eden bir deneyim yaratmak istedim. 2001’de mesaj, kullanılan iletişim aracının kendisi. Filmin izleyiciye bilinçaltından ulaşan, tam anlamıyla özel bir deneyim olmasını istedim. Tıpkı bir müzik gibi. Bir Beethoven senfonisini ‘açıklamak’, algı ile haz alma arasında yapay bir engel oluşturarak eseri fakirleştirir. Filmin felsefi ve kinayeli yanı üzerinde istediğiniz gibi fikir yürütme konusunda özgürsünüz; böylesi bir fikir yürütme, filmin izleyiciyi derin bir seviyede yakaladığını gösterir. Ancak 2001 ile ilgili sözlü bir yol haritasından bahsetmek istemiyorum, yoksa her izleyici filmi anlayamamaktan endişe ederek, kendisini bu haritayı takip etmek zorunda hisseder.”

İzleyici için felsefi bir yol haritası çizmeden, bize filmin anlamıyla ilgili kendi yorumlarınızdan bahseder misiniz?

“Az önce belirttiğim sebeplerden dolayı, hayır, bahsetmem. Eğer Leonardo, Mona Lisa tablosunun altına “Bu kadın bir dişi çürük olduğu için hafif gülümsüyor” ya da “sevgilisinden sır sakladığı için gülümsüyor” diye yazsaydı, hangimiz bu tablodan keyif alabilirdik. Böyle bir müdahale, tabloya bakan kişinin alacağı keyfi yok edip, onu kendisininkinden farklı bir gerçeklik’le kısıtlar.”

2001’i son derece dini bir film olarak değerlendiren eleştirmenlerle aynı fikirde misiniz?

“2001’in merkezinde Tanrı kavramının olduğunu söyleyebilirim; ama bu, Tanrı’nın geleneksel inanç biçimindeki imgesi değil.Bu dünyadaki hiçbir tek tanrılı dine inanmıyorum, fakat sadece bizim galaksimizde 100 milyar yıldız bulunduğunu, her yıldızın hayat veren bir güneşi olduğunu ve görünen evrende yaklaşık 100 milyar galaksi bulunduğunu kabul ederseniz, kişinin Tanrı’nın şaşırtıcı bir bilimsel tarifini oluşturabileceğine inanıyorum.”

2001 filminin özenle hazırlanmış cihazları ve uzayda uçus sahneleri- olumsuz yazılar yazan eleştirmenler tarafından bile- sinema adına önemli bir yenilik olarak kabul edildi. Böyle etkileyici özel efektleri yaratmayı nasıl başardınız?

“Bu özel efektleri üretmek için yepyeni teknikler düşünmeniz, tasarlamamız ve hazırlamamız gerekti. Bu çalışmalar sekiz ayımıza ve 10 milyon 500 bin dolarlık bütçemizin 6 milyon 500 bin dolarına mal oldu.Sanırım bu başarıda en büyük pay, bana her zaman güvenen MGM’nin başkanı H. O’Brien’a ait. Ben bu filmin özel efektlerinin çok inandırıcı ve sinemada daha önce hiç denenmemiş nitelikte olması gerektiğini düşünüyordum.”

Gösterime girdiği ilk günden itibaren 2001: A Space Odyssey biletli seyirciden inanılmaz bir ilgi gördü. Bütün sinema işletmecileri filmi “olağanüstü” olarak nitelendiriyordu çünkü filmi ikinci, üçüncü kez izlemek için bilet alan kişilerin sayısı oldukça fazlaydı. İşletmeciler her seans sonrası izleyicilerin nereden tekrar bilet alabileceklerini sorduklarını söylüyorlar. Kubrick, filmle ilgili aldığı geri dönüşler için:

“Bir filmim gösterimde kaldığı süre boyunca genelde on-on iki mektup alırım. Fakat bu film gösterime girdiğinden beri günde iki mektup alıyorum. Bunlardan bir iki tanesi paralarını geri isteyen kişilerden geldi; diğerlerindeyse, ‘Bu film hayatımı değiştirdi,’ ‘Filmi altı defa izledim,’ benzeri şeyler yazıyordu.”

1968’i en çok tartışılan filmi; Stanley Kubrick’in 2001: A Spayce Odyssey filmiydi. Filme eleştirmenlerden ve izleyicilerden gelen tepkiler arasında büyük bir uçurum vardı. Genç hayranlar filmi ileriyi gösteren bir başyapıt olarak kabul ettiler. Filme çamur atanlarsa, özel efektleri övüp hikayeyi kafa karıştırıcı ve gösterişçi bulduklarını söylediler.

Kubrick’in hikaye hakkındaki yorumlarına rağmen 2001’in sonu kimilerine kafa karıştırıcı geldi. Uzaylı hayvanat bahçesindeki final sahneleri ya da astronotun bir bebek yıldıza dönüştüğü sahne, çoğu insanın nezdinde esrarengiz, tamamen duygusal ve sözsüz bir tecrübe. Anlamak, kişinin akıl yürütme yetisinden ziyade, duygularının bir işlevine dönüştü.

1970 yılına gelindiğinde Josep Gelmis, Kubrick ile olan görüşmelerinin ve yazışmalarını yayınlamıştı.

2001, daha önce yaptıklarınızdan tamamen farklı bir iş.

“Evet, öyle olduğunu düşünüyorum. 2001 temel olarak diyaloglara dayalı olmayan görsel bir film. Entelektüel ifadelerden kaçınıp şiirsel ve felsefi bir yolla izleyicini bilinçaltına iniyor. Bu yüzden film, izleyiciyi tıpkı müzik ya da resim gibi, bilinçaltından vuran öznel bir deneyime dönüşüyor.

Aslında sinema, yazılı esere oranla, müzik ve resme daha yakın bir seviyede etkili oluyor ve elbette film, sözcüklere bağlı kalmadan karmaşık konseptlerin ve soyutlamaların ifade edilmesine imkan tanıyor. 2001 filmi, tıpkı müzik gibi, bilincimizi dar bir şekilde sınırlanmış deneyim alanlarına hapseden katı kültürel kalıplarda kısa devreye sebep olmayı başarıyor ve duygusal algı alanlarına doğrudan temas ediyor.”

Herhangi bir sahne ya da görüntüde açık anlamı vermek yerine kasten muğlaklık yaratmaya çalıştığınız oldu mu?

“Muğlaklık yaratmaya çalışmama gerek kalmadı, bu kaçınılmazdı. Bence her izleyicinin ana konuya kendi duygularını ve algısını kattığı 2001 gibi bir filmde, belli bir seviyede muğlaklık olması değerlidir, çünkü izleyicilerin yaşadıkları görsel deneyimdeki ‘boşlukları doldurmaları’na imkan sağlar. Sözcüklerin olmadığı bir noktada muğlaklık kaçınılmazdır. Ama muğlaklık bütün sanat eserlerinde, güzel bir müzik parçası ya da tabloda da vardır. Bestekar ya da ressamın eserlerini açıklayacak talimatlar yazmasına gerek yoktur. Eserleri ‘açıklamak’ onlara bir şey katmaz, para kazanmak zorunda olan eleştirmenler ve öğretmenler haricinde hiç kimse için değer taşımayan yapar bir ‘kültür’ değeri oluşturur. Sanata verilen tepkiler daima farklıdır, çünkü bu eserler fazlasıyla kişiseldir.”

Filmin son sahneleri gerçekçi olmaktan öte mecazi bir anlam taşıyordu. Bu sahneler hakkında bir şey söylemek ister misiniz, yoksa bu sizin uzak durmaya çalıştığınız ‘yol haritası’nın bir parçası mı olacak?

“Bunları konuşmanın benim açımdan bir sakıncası yok, bu, filmin konusunun olabilecek en basit şekilde ifade edilmesidir. Dört milyon yıl önce dünya dışından gelen ve o zamanın maymun-insanının davranışlarını gözlemleyip onların evrimsel gelişimini etkilemeye karar veren kaşiflerin dünyada bıraktığı uzay aracıyla başlıyorsunuz. Sonra karşımıza, insanın evrene attığı ilk adımların sinyalini vermesi için ayın yüzeyine gömülmüş ikinci bir araç çıkıyor; bir tür kozmik hırsız alarmı. Ve son olarak Jüpiter’in yörüngesine yerleştirilmiş, insanın kendi güneş sisteminin dışına çıkacağı zamanı bekleyen üçüncü aracı görüyoruz.

Hayatta kalan son astronot olan Bowman, Nihayetinde Jüpiter’e ulaşıyor, bu araç onu hızla bir kuvvet alanına ya da yıldız geçidine götürüyor, buradan uzayın içinde ve dışında hızla savrulduğu bir yolculuğa çıkartıyor ve sonunda gezegenin başka bir bölümüne götürüyor.Bu bölümde onu kendi hayalleri ve rüyalarındakine benzeyen hastane ortamını andıran bir insan hayvanat bahçesine koyuyorlar. Zamansız bir yerde hayatı, orta yaştan yaşlılığa ve oradan ölüme doğru gidiyor. Derken, daha yüksek bir varlık, bir bebek yıldız, bir melek, bir süper-insan olarak yeniden doğuyor ve insanın evrimsel kaderinin ileriye atılacak yeni adımına hazır halde dünyaya geri dönüyor.

Filmde en basit seviyede bunlar oluyor. İleri ölçüde bir yıldızlar arası zekayla karşılaşma olsaydı, şu anda yeryüzüne bağlı anlayış çerçevemizle bunu kavramamız hiç mümkün olmayabilirdi. Çünkü böyle bir durum karşısında vereceğimiz reaksiyonlar, olay örgüsünün akışıyla hiç alakası olmayan felsefi ve metafizik etkenleri devreye sokardı.”

Bu anlam alanları nelerdir?

“Tartışmak istemediğim alanlar var çünkü bunlar oldukça öznel ve izleyiciden izleyiciye değişecek şeyler. Bu anlamda film, onu seyreden kişi her ne görüyorsa ona dönüşüyor. Eğer film duyguları harekete geçirip izleyicinin bilinçaltına temas ediyorsa, uyarıyorsa ve izleyicinin mitolojik, dini özlemlerini ve dürtülerini ortaya çıkarıyorsa, o zaman başarılı olmuş demektir.”

2001, bir uzaylı medeniyetiyle ilk insan temasını anlatmasına rağmen, filmde uzaylıları görmüyoruz, uzaylı canlılarla anıt aracılığıyla iletişim kuruluyor.

“Film üzerinde ilk çalışmaya başladığımız andan itibaren dünyadışı canlıları fotoğrafik olarak görüntüleme yollarını tartıştık ve sonunda hayal edilemeyeni hayal etmenin mümkün olmadığını anladık. Yapabileceğimiz tek şey, bu canlıları, onların nitelikleriyle uyum sağlayacak sanatsal bir tutumla ortaya koymaktı. Bu yüzden siyah anıtta karar kıldık; bu anıt Jung prototipi ve ayrıca minimal sanat’ın oldukça güzel bir örneği.”

2001’deki maymun-insan kostümleri çok etkileyiciydi.

“Bütün bir yıl boyunca maymun kafalarının nasıl, alışıldık makyaj işler gibi değil, inandırıcı bir görünüm kazanabileceğini araştırdık. Nihayetinde son derece hafif ve esnek bir plastikten bütün alt kafatasını yaratıp, üzerine ağız açıldığında dudakları normalde olduğu gibi hareket ettiren gerekli yüz kaslarını yerleştirdik. Sadece ağzı yapmak çok uzun zaman aldı; içine yapay diş ve yapay bir dil yerleştirdik. İki yavru şempanze hariç bütün maymunları, çoğu dansçı ve pandomim sanatçısı olan insanlar canlandırdı; böylece hareketleri, çoğu filmdeki maymunlardan iyi oldu.”

Doktor Floyd’un yörüngedeki uydudan aradığı küçük kız sizin kızlarınızdan biri miydi?

“Evet, en küçük kızım Vivian. O zamanlar altı yaşındaydı.”

Kimi eleştirmenler HAL’in tatlı tatlı konuşan sesinin gizli bir homoseksüellik eğilimi taşıdığını söylüyorlar. Böyle bir niyetiniz var mıydı?

“Hayır. Bence bu kimi insanlar için, karşılarına çıkan her şeyde bu tür bir nokta arama oyununa dönüşmüş. HAL heteroseksüel bir bilgisayardı.”

Bilgisayar neden insanlardan daha duygusal?

“Bu nokta, kimi olumsuz eleştirmenleri cezbetti. Filmin bu noktasının başarısız olduğunu, HAL’e astronotlardan daha fazla önem verildiğini düşünüyorlar. Aslında, elbette bilgisayar hikayenin bu bölümünün ana karakteri. Eğer HAL bir insan olsaydı, filmdeki en iyi rolü alacağı ve en ilginç karakter olacağı konusunda herkes hemfikir; bütün insiyatifleri kullanıyor ve bütün sorunlar onunla ilgili ya da onun yüzünden ortaya çıkıyor.

Kimi eleştirmenler ses, kamera ve ışık konusunda çok başarılı olduğumuz ve bu bilgisayarı yaşayan bir karakter haline getirdiğimiz için, insan karakterlerinin başarısız olduğunu düşündüler. Aslında ben, astronotları canlandıran Keir Duella ve Gary Lockwood’un içine bulundukları duruma uygun ve gerçekçi davrandıklarını düşünüyorum. Filmin bu bölümünde göstermek istediğimiz şeylerden birisi de, aşağı yukarı insanlar kadar akıllı ve kişiliklerinde tıpkı insanlar gibi duygusal yanlar da taşıyan makinelerle dolu bir dünyanın gerçekliğiydi. İnsanların gezegeni bu tür varlıklarla paylaşmanın nasıl bir duygu olacağını düşünmesini sağlamak istedim.

HAL örneğinde, bilgisayar hata yapmayı kabul edemediği için şiddetli bir duygusal kriz yaşadı. Nevrotik bilgisayar fikri alışılmadık bir şey değil; en gelişmiş bilgisayar teorisyenleri, insandan daha akıllı ve tecrübeyle öğrenebilme yeteneğine sahip bir bilgisayar yapıldığında, bu bilgisayarın insanlarınkine denk duygusal tepkiler vermesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyorlar; korku, sevgi, nefret, kıskançlık gibi. Böylesi bir makine sonunda insan kadar anlaşılmaz olur ve elbette –tıpkı filmde HAL’in yaşadığı gibi- sinirsel çöküşler yaşar.”

Neden film gösterime girdikten sonra kimi sahneleri kestiniz?

“Bitmiş bir filme, o filmi daha önce hiç izlememişim gibi bakmaya çalışırım. Genellikle, filmi yalnız ve izleyicilerle izleyebileceğim birkaç hafta ayırırım. Ancak bu şekilde süre konusunda karar verebilirsiniz. Bunu önceki filmlerimde dikkatli bir şekilde yaptım. Örneğin Dr.Strangelove’ı izledikten sonra Amerikalılarla Rusların harekat odasında kremalı turtalarla birbirleriyle savaştıkları final sahnesini kestik. Bu sahnenin saçma olduğuna ve filmin hicivli ruhuna uymadığına karar verdim. Son dakikada yaptığım değişiklik hariç, 2001’de yaptığım kestinlerin de sıra dışı bir yanı yoktu, o değişikliği de yapmak zorundaydım.”