04.05.2016

Zaman ve Mekan İlişkisi Üzerinden Star Wars

Uzay fantazyaları, insanoğlunun bilinç altında yatan keşfetme arzusunun sinemadaki dışavurumlarının en nadide tezahürlerine tekabül eder çoğunlukla, bizleri puslu kıtaların atlaslarını yaratmaya yönelten itki sayesinde uzak kavramını mücerret edinimlerimizin ötesine taşıyıp kainatin belki de hiç gidemeyeceğimiz köşelerini ayağımıza getirmeye çalışırız bu fantazyalar sayesinde. Bu çaba sonucunda zamanı ve mekanı sıkıştırıp deforme ederek, gerçek dünyamızın kaideleriyle hayal gücümüzün enginliğini harmanlayarak bir ayağı yerde bir ayağı gökte hikayeler oluşturup, sonsuzluğun peşinde olan eserler inşa ederiz. Bu inşanın sinemadaki en iyi karşılığı ise, hiç kuşkusuz, emsallerinden birkaç milyon ışık yılıyla ayrılan ve herhangi bir eserle karşılaştırmanın pek de mümkün olmadığı Star Wars serisidir.

Star Wars’u bu kadar emsalsiz kılan unsurları birkaç düzleme indirgemek pek mümkün değil; Luke Skywalker’ın büyüdüğü iki güneşli Tatooine’den Jar Jar Binks gibi saç baş yolduracak kadar saf ama iyi niyetli Gunganlarla dolu Naboo’ya kadar envai çeşit gezegenden oluşan evreni, Darth Vader, Han Solo, Obi-Wan Kenobi gibi merkezi ve R2-D2, C-3PO, Chewbacca gibi tali karakterleri ve yeryüzünde herhangi bir dönemde varolmuş uygarlıkların baskın ideolojileriyle şekillendirilmiş metinleriyle katmanlı ve okuması zor bir yapıdan oluşsa da, seriye ruhunu veren unsur tüm bunların ötesinde bir yerlerde, Lucas’ın oyunbaz bir dokunuşla deforme ettiği zaman ve mekan algısında yatmaktadır.

Hepimizin bildiği gibi seri, şimdilik, iki bölümden oluşuyor ve ilk bölüm önce çekilmesine rağmen ikinci bölümün sonrasını anlatmaktadır; giriş ve sonuç bölümlerinin yer değiştirmesine neden olan bu ufak müdahale ve bir daire etrafında hareket eden cisim gibi döngüsünü tamamlayan hikayesi nedeniyle sarmallaşan bir anlatıya sahip olan Star Wars serisi, bunu gerçekleştirirken bir yandan Newtoncu mutlak zaman/mutlak mekan üzerinden ilerleyip bir yandan da Einstein’ın ve Leibniz’in görüşlerinden beslenen bir göreliliğe göz kırparak ikisinin homojen bir karışımını elde etmeyi başarıyor. Bu karışımda -gerek Anakin’den Darth Vader ve Luke Skywalker’a uzanan hikaye düzleminde gerekse Güç’ün iki tarafı arasındaki değişimlerde- zamanı, mekanı ve hareketi etkisizleştiren Star Wars evreni, anlatısını Newtoncu bir zaman-mekan önermesi üzerine bina ederek ‘’Çok uzun zaman önce, çok uzak bir galakside’’ gerçekleşen olayları kainatın herhangi bir köşesinde herhangi bir anda yaşanmış, yaşanıyor veya yaşanacak bir şekilde aktarmayı başarmıştır. Bunu yaparken bir yandan da gözlemcilere (seyircilere) dayalı bir görecelilikle zamanı, mekanı, hareketi ve maddeyi birbirinden ayrılmayacak bir bütünlükle bir araya getiren Star Wars, ‘’Karmaşık fikirler aritmetik çarpmaya benzer olarak, basit düşüncelerin homojen ve simetrik kombinasyonuyla oluşur.’’ diyen Leibniz’in ve görelilik kuramları üzerinden Einstein’ın teorilerine kapı açarak çift yönlü bir evren tasarlamayı başarmıştır. Bu tasarının ikinci ayağını David Harvey’in zaman-mekan sıkışmasına dair ortaya attığı görüşlerle besleyen George Lucas’ın inşa ettiği Star Wars evreni, Lucas’ın öngörüsünü ve niyetini aşarak, hem mutlak hem de göreceli bir yapıya kavuşarak sonsuzluğa ulaşmayı başarmıştır. Bir uzay fantazyasından yunan trajedisine yol alan bu anlatıdan herhangi bir karakteri, gezegeni ya da olayı çekip çıkardığınızda bir şekilde ayakta kalacaktır seri fakat zamana dair herhangi bir şeye dokunduğunuzda karşılaşacağınız tek şey koca bir enkaz olacaktır.

Kimilerine göre sıradan bir fantazya, kimilerine göre insanoğlunun hayal gücünün enginliğine dair bir delalet olan Star Wars, kendi evrenini yaratırken acunun gerçeklik algısını da yanında götürdüğünden olsa gerek, her zaman cezbedici olmayı başarmıştır. Fezaya bakıp minik bir parıltı olarak kabul ettiğimiz yerlere gitme arzumuzu depreştirip depreştiremeyeceği meçhul bir üçleme yoldayken sükuneti korumak lazım; bir bakarsınız Millennium Falcon sonsuzluktan çıkıp gelir de yeni hülyalara gark eder biz fukaraları.