14.05.2018

Suçlu Zevkler

Tuğba Nur YILDIRIM

Lethal Weapon (Cehennem Silahı Serisi)

Suçlu zevkler deyince ilk aklıma gelen, aksiyonlarla polisiyelerdeki zıt ikililerdir. Bruce Willis’ten herhangi bir film mi seçsem, yoksa başka bir aksiyonlu-komedili-romanslı bir film mi seçsem derken oyumu genelde istikrarlı bir seyir izleyen Lethal Weapon serisinden yana kullandım. Mel Gibson’ın oynadığı otoriteyle başı pek hoş olmayan, karısını kaybetmiş, sürekli intiharın eşiğinde gezinecek derecede depresif olsa da alaycı esprilerini ardı ardına sıralamaktan hiç çekinmeyen Martin Riggs ile Danny Glover’ın oynadığı kuralların dışına hiç çıkmayan, savaş gazisi ve aile babası portresindeki “normal polis” Roger Murtaugh’ın maceraları özellikle 80’lerde doğmuş kuşak için özel bir konumdadır. Bu tür filmlerde sıkça karşımıza çıktığı gibi, iki polis de aslında tek başına çalışmaktan hoşlanır. Zamanla birbirleri için öl deseniz ölecek tipler haline gelerek sağlam bir dostluk kurarlar. Seri ilerledikçe pek tabii ki ilk filmin biraz daha soslu versiyonlarından öte bir şey izlemeyiz ve başka da bir beklentimiz yoktur zaten. İki karakterin ilerleyen dostluğu ve kimi zaman pek bir duygusallaşan anlarını da, her iki karaktere özgü diyalogların ve aralarındaki çatışmaların da etkisiyle şenlenen komik anlar kadar severiz. Barındırdığı aksiyon klişelerini başka birçok Hollywood aksiyon filminde de görmüşüzdür sonraları. Fakat hiçbiri Cehennem Silahı serisi ve diğer birkaç 80’ler aksiyonunun verdiği tadı vermemiştir. Veya belki de Murtaugh’ın dediği gibi, “Bu saçmalık için artık çok yaşlıyım.”

Tremors (1990)

Yerin altından çıkan canavarın kasabada estirdiği terör hiç bu kadar dehşet verici şekilde eğlenceli olmamıştı. Yaratıklı filmlerle aram hiç hoş değildir hâlbuki. Tremors’ı ise defalarca izlemişimdir. Bir kere, canavarı görmeden öncesi ve sonrası şeklinde ikiye ayrılır film. Canavarı görene kadarki korku ve gerilimin verdiği adrenalin hissi mi, yoksa canavarı – canavarları desek daha doğru olur bu noktada- gördükten sonra yaşanılan şok mu daha şenlikli karar vermek zor. Üstüne bir de deprem korkunuz varsa yandınız. Tüm o sarsıntıları, toz, duman, kum, çöl atmosferini ve iğrenç böcekleri başınıza gelecekleri bile bile izlersiniz, izlemeyi bırakamazsınız. Bu filmde de, teen slasherlardaki gibi, laftan, uyarıdan anlamayan gerzek tipler her zamanki gibi kurban olmaktan kurtulamazlar ve iyi ki de öyledir. Suçlu zevkler bunu gerektirir. Kevin Bacon’ın karakterinin ismi olan Valentine McKee’deki mizahi seçim de filmin kendisi kadar kült olmuştur.

Notting Hill (1999)

Ne Julia Roberts’tan hoşlanırım ne de Hugh Grant’i önemserim. Gel gör ki, paparazzilerden kaçan Hollywood yıldızının utangaç İngiliz kitapçıyla yaşadığı aşka karşı koymak çok zor. Zengin ve ünlü kızla sıradan adamın yaşadığı aşk klişesinden bu denli sempatik ve şirin bir filmin çıkması şaşırtıcıydı bir kere (hiç değilse benim için öyleydi). Mutsuz sinema yıldızı ve masum kedi bakışlı kitapçı arasındaki romanstaki “Aşk engel tanımaz” klişesinin sıkıcılığı, filmden bir masal tadı almamıza engel değildi. İngiltere sokakları, mevsim geçişlerinin güzelliği, filmin kendisinden de çok sevilen müzikleri bu masal tadını artırmaktaydı. Yan rollerdeki tanınmış İngiliz oyuncular filmin komedi yanına hatırı sayılır bir katkıda bulunurlarken, filmin sonlarına doğru romantik gerilim artar ve yer yer salya sümük bir halde bırakır izleyiciyi. Son kertede ise, benim gibi romantik komedi sevmeyen bünyeler için ilaç niyetine izlenir Notting Hill.