13.05.2016

Suffragette: Söz Değil Eylem Zamanı

Sarah Gavron, 2007 yılındaki ilk uzun metrajından sonra ikinci kurmaca filmi Suffragette ile çıktı karşımıza. İsminden başlayarak bir araya gelen oyuncu kadrosu ile de ilgi uyandıran Suffragette (ülkemizdeki gösterim adıyla Diren!) yönetmeninden senaryo yazarına, oyuncu kadrosundan kamera gerisindeki birçok mevkide kadınların baskın bir şekilde karşımıza çıktığı bir film. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü kadın hakları gibi geniş ve önemli bir mevzunun çemberi içinde yer alan kadınların oy kullanma haklarına değinen bir filmin “kadın gözünden” anlatılması çok çok önemli. Özellikle “erk”i, iktidarı temsil eden taraftan değil de hakkını savunan taraftan filme bakabilmek bu açıdan kıymetli.

İlkin çoğu yerde karşımıza çıkabilecek bilgileri şöyle bir toparlayıp filmin adının nereden geldiğine bakalım. Öncelikle Suffragette (Süfrajet) kadınların seçme ve seçilme hakkı ile ilgili verdikleri mücadelelerle tanınan kadınlara verilen isim. Özellikle yirminci yüzyılın başlarında pasif direniş, kamu toplantılarını bölme, açlık grevi yapma gibi yollarla kadınların seçme ve seçilme hakkını savunan kadınlara verilen bu isim, “suffrage” yani oy kullanma hakkı anlamına gelen kelimeden geliyor. Kelimenin sonuna eklenen “ette” eki suffrage kelimesine küçümseme anlamı katmak amacı taşıyor. Bu ekli kullanım da 1903’te Emmeline Pankhurst ve arkadaşlarının başlattıkları hak arama eylemlerine karşı gazetelerin küçümseyici ve alaycı haberlerinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmış. Böylece mücadeleci kadınların adı dilde “suffragette” olarak yer etmiş.

1858 – 1928 yılları arasında yaşayan Emmeline Pankhurst, Suffragette filminde önemli bir yere sahip. Meryl Streep tarafından canlandırılan Pankhurst, filmdeki kadınların yol göstericisi ve ilham kaynağı olma hüviyetinde. Filmin zaten gerçeklerden yola çıkılarak yazılan senaryosu birkaç yerde ve isimde gerçek ile kurmacayı birleştiriyor. Emmeline Pankhurst da bu buluşma noktalarından biri. Tabii tarihi peliküle aktaran kesişme noktaları Pankhurst ile sınırlı değil. 1913’te kadın mücadelesine medyanın önem vermesini sağlayan Emily Davison da filmde varlığı ile tarihe tanıklık etmemizi sağlıyor.

Suffragette, 1912 yılının Londrası’nda açılıyor. Emmeline Pankhurst’un sivil itaatsizlik çağrısına ve mücadeleye katılan bir grup işçi sınıfından kadının hikâyesini izlemeye başlıyoruz. Filmin açılışından itibaren duyduğumuz “Kadınlar, sakin bir mizaca veya siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek aklî dengeye sahip değillerdir.” yargısı, erkin kadına bakış açısını özetlemesi açısından önemle altı çizilmesi gereken bir cümle haline geliyor. İnandıkları bu hükmün, kadınlar açısından sadece oy verme hakkı çerçevesine sıkışması da makbul değil elbette çünkü kadınların sosyal, ekonomik ve dahi aile ortamı içindeki konumları hep erkeğin elinde. O yüzden oy verebilme hakkını sadece bir sembol olarak görebiliriz. Kendi çocukları üzerinde bile hakları olmayan kadınların her açıdan erkeklere “eşit” haklara sahip olabilme, kanunlar karşısında “insan” muamelesi görebilme gibi primitif ihtiyaçları filmin metninde yerini buluyor.

Oyuncu kadrosunda Carey Mulligan (Maud), Anne-Marie Duff (Violet), Helena Bonham Carter (Edith), Romola Garai (Alice) gibi isimleri barındıran Suffragette, toplumun birkaç kesiminden isimleri çeşitlilik açısından kullansa da esas olarak işçi sınıfından kadınlara odaklanıyor. Kadınların arasındaki eğitimli, meslek sahibi olanlar için kullanılan “Okumuş ve akıllı… Bu da onu tehlikeli yapıyor” ifadesi yine erkek ve hâkim bakış açısının dışavurumu. Erkek cephesinde gördüklerimiz de zaten polis, siyasetçi ve koca rolleriyle karşımıza çıkanlar… Onlar da filmde altı çizilen cümlelerden biri olan “Kadınlar; babaları, ağabeyleri ve kocaları tarafından gayet iyi temsil ediliyor”un perdedeki halleri. Ancak kadınların kendilerini temsil edecek bir vasiye değil, kendi haklarını kendilerinin dile getireceği yeni bir düzene ihtiyaçları var. Dolayısıyla kendi varlıklarının farkına varmaları, özgürleşmenin de ilk adımını oluşturuyor. Suffragette, bu bilinçlenmenin altını belirli gerçeklerle çizmiş. Maud’un kocası tarafından alıkonunan ve kendisine gösterilmeyen çocuğu, Violet’in tacize uğrayan kızı, daha ağır şartlarda çalışan kadınlara ödenen maaşın azlığı gibi… Yani sözden ziyade eylem içinde göstermiş kadınların halini. Bu açıdan film gücünü, zemini süslü ve idealist söylemlerden değil günlük yaşam pratiklerinden alıyor.

Belki karşımızda ele aldığı konu kadar güçlü sinematografiye sahip bir film yok ancak bu Suffragette’in anlattıklarını anlamsız veya boş kılmıyor. Hikâyenin beslendiği gerçekler günümüzde geçerliliğini yitirmedi zaten. Kanunlar önünde “eşit”lik yakalansa dahi yaşam pratiklerinde “eşit”likten çok uzakta olduğumuz, en ufağından en büyüğüne tanık olduğumuz olaylarda karşımıza çıkmıyor mu her gün? Dolayısıyla Suffragette, oy verme hakkı üzerine bir film gibi görünse de yüz yıllardır süren kadın mücadelesine eklenen halkalardan biri. Anlattıkları ile de önemli bir halka…